Albastı Gecesi kitap incelemesi.
Bu kitap bana bir kez daha gösterdi ki; bizim mitolojimiz doğru anlatıldığında hiçbir yabancı evrene ihtiyaç duymaz.
Türk mitolojisinin karanlık yüzünden çıkan Albastı, kamlar, kut anlayışı, Kök Dağ ve gök yeleli kurt gibi unsurlar; hikâyenin içinde son derece doğal bir şekilde yer buluyor.
Bu yüzden okurken yalnızca bir korku-fantastik roman okumuyorsunuz.
Aynı zamanda Türklerin kadim inanç dünyasına da kısa bir yolculuğa çıkıyorsunuz.
Okurken yabancı bir fantastik evrende değil, kendi kültürümüzün hafızasında dolaşıyormuş gibi hissettim.
Özellikle Albastı’nın yalnızca bir yaratık değil; bereketi kurutan, doğumu tehdit eden ve umuda musallat olan bir karanlık olarak işlenmesi oldukça etkileyiciydi.
Türk mitolojisine ilgi duyuyorsanız Albastı Gecesi’ne kesinlikle göz atabilirsiniz.
Türk mitolojisini sevenler ve yerli fantastik eserler okumak isteyenler için güzel bir başlangıç olabilir.
Bu kitapla birlikte başlayan “Uğursuz Rivayetler” serisinin diğer eserlerini de merak etmeye başladım.
Kişisel gelişime başlangıç temel bilgileri bulabileceğiniz kısacık bir kitap. Tek seferde değil defalarca okunması gereken bir başucu kitabı. Zihnimizdeki prangalardan arınmak için vazgeçilmez bir eser
Dört AnlaşmaDon Miguel Ruiz · Ötesi Yayıncılık · 202316,2bin okunma
Yazarı Hüznün Fiziği romanı ile tanıdım. Spotify'dan takip ettiğim "Ben okurum" programında Zaman Sığınağı kitabının incelenecegini ve bunu da yine çok sevdiğim yazar Hakan Bıçakçı ile yapılacağını öğrendim. Sabrisizlanıp hızlıca okumaya çalıştım ama ne yazık ki kitap pek öyle hızlı okunan bir kitap değil. Bazen ithaf yaptığı konuyu araştırmak için, bazen temas ettiği bir noktayı düşünmek için, bazen devrik cümlelerini düz cümleye çevirmek için, ya da sondan başa doğru ve ya sırasını karıştırarak anlattığı bir bölümü toparlak için yavaşlıyorsunuz. Yine de yorucu sıkıcı didaktik birnkitap degil. Tam tersine bir yaz ikindisinin sakinligini barindiriyor diyebilirim. Bu incelemeyi de halen yayını dinlemeden yaziyorum.
Kitabın konusu oldukça orijinal. İnsanın sadece kendisini değil koca bir kıtayı peşine takıp geçmişe kaçmaya çalışmasını anlatıyor. Psikoloji, nöroloji, tarih, siyaset, teoloji, mitoloji, gibi farklı dallardan onlarca alıntı, ilham, referans ile hem insanın kendi kişisel tarihini hem de 1900 lerden başlayarak Avrupa tarihini büyüteç altına tutuyor.
Kitabın başlangıç ve gelişme bölümü hareketli ve merak uyandırıcı şekilde ilerlese de sonuç bölümünde artık tamamen hafıza kaybı, demans, Alzheimer hastalarına saygı duruşu yaparcasina konudan uzaklaşarak bitiriyor. Kendisi de sonları sevmediğini ve bu yüzden kitabın konusuna bağlı bir son yazmadığını itiraf ediyor.
Klasik roman akışı isteyen, bir anadüşünce etrafında şekillenen ve sonlanan kitap arayışında olanların uzak durmasi gereken bir kitap hatta yazar.
Kendi kişisel geçmişini, dünya tarihini, insanlığın yapısını seven, felsefe ve psikoloji ile ilgilenen okurlara tavsiye ederim.
Ben kişisel olarak hem kendi yaşlılığımı hem çevremdeki yaşlıları hem de yaşlılık kavramı üzerinden çokça tefekkür yaptım bu
Zaman SığınağıGeorgi Gospodinov · Metis Yayıncılık · 01,707 okunma
Öncelikle kitabın yazarının kim olduğu ile başlamak istiyorum.
Giovanni Boccaccio (1313-1375) Orta Çağ Avrupa'sında yaşamış olmasına rağmen o dönemin baskıcı ve salt dini konulara odaklanan yapısının karşısında durmuş; insan doğasını, aşkı ve günlük yaşamı o dönemin skolastik düşünce yapısına karşın gerçekçi bir bakış açısıyla işleyerek İtalyan edebiyatının ve Rönesans hümanizminin kurucularından biri olmuştur. Aynı zamanda içinde 100 öykü barındıran Decameron isimli eseri "ilk modern öykücülük" geleneğini başlatan eser olarak da anılmıştır.
14. Yüzyılda patlak veren, tüm Avrupa'yı kasıp kavuran ve Kara Veba-Kara Ölüm olarak da adlandırılan veba salgını Giovanni Boccaccio nun yaşadığı Floransa' yı da vurur. Yazar birçok yakınını vebaya kurban verir ve bunun üzerine şehirden kaçıp Toscana kırsallarına yerleşir. İşte yazarın Decameron isimli eserinin çıkış noktası da yaşadığı kayıplar, vebanın insanı ürküten gerçekliği olmuştur. Keza yazar kitabına da veba salgını ve bu salgının şehir ve insanlar üzerindeki etkisinden bahseredek başlıyor.
Floransa' yı vuran salgın neticesinde insanlar kah sokak ortasında ölüyör, kah evlerinde ölüyor ancak evlerinde ölenlerin çürümüş ceset kokuları dışarıya sirayet etmedikçe kişinin öldüğü anlaşılmıyor, cesetler bazen tek bir mezara üst üste yığılmak kaydıyla gömülüyor, salgın yüzünden ölmüş birinin naaşının kiliseye taşınması için ücretle insanlar tutuluyor zira şehirde ölüyü taşıyacak ne yakını kalmış oluyor ne de gönüllü taşıyacak birileri....
İşte böyle bir ortamda vebanın soğuk soluğundan kaçmak, bu karanlık günlerden biraz uzaklaşmak isteyen 3'ü erkek 7'si kadın 10 kişi şehri terk ederek, kırsal alanlara doğru yolculuğa çıkıyor. Bu yolculukta kötü günleri anmamak, biraz da salgının etkilerinden uzaklaşabilmek için kendi aralarında bir karara
Bu kitabı İran'ı merak ettiğim için kütüphaneden almıştım. Basım farklı olduğu için sizin okuyacağınız sayfa numaraları burada paylaşılanla farklı olabilir.
İran tarihini detaylı şekilde işleyerek islam öncesi ve sonrasında anlatıyor. İslam sonrasında devletler bazında İran'ın kendi kültürünü koruduğunu, Türk devlet liderlerini etkilediğini görüyoruz. Burada İran halkının Şii ve Sünni olarak ayrıldığını, ilk zamanlarda Sünni ağırlığın Moğol saldırıları gibi sebeplerle azaldığı aktarılıyor. Günümüzde hâlâ geçerliliğini koruyan Şii Sünni ayrılığı İran'ı kendi kültür politikalarında bizden ayırıyor diyebilirim herhalde. Kendi iç çatışmalarında kullanılan bir politika aracıda oluşturuyor.
Genel olarak Müslüman ülkelere bakıldığında ABD ve İsrail grubunun ya da Rusya'nın çıkarları sebebiyle çatışmalara sebep olduğunu çıkan savaşlarda veya krizlerde ekonomik ve siyasi çekişmelerin insanları nasıl etkilediğini görüyoruz. Burada ülkeleri mazlum ve zulmeden olarak ayırarak bir sınıflama da yapılıyor.
İran bu güçlere karşı bazen dik dursa da kendini korumak adına siyaset ayağıyla anlaşmaya gitmekte, karşı geldiği şeylerde yatışmaktadır. Diğer İslam ülkeleri ile arasında da etkili olan siyaset ayağı hac olayında bile etkili oluyor. Suudi Arabistan ile arasında anlaşmazlıklar hac olayında kısıtlamalara gitmek gibi çeşitli uygulamalara neden oluyor.
Toplumsal olaylarda tek bir neden yoktur. Bir toplumu kulaktan dolma bilgilerle yargılamak kolaya kaçmaktır.
Bu kitabı hem siyasi süreci anlamak hem de Türk İran tarihinde kendinize bir devrim aracı olarak başlangıç yapmak için bakabilirsiniz. Burada aktardığım şeylerde inşallah bir çelişki yoktur diyerek sonlandırıyorum.
Alper Turgay CehizAraf adlı romanı, adından başlayarak okuru bir eşikte karşılıyor. Ne tam bir başlangıç ne de kesin bir son; daha çok sıkışıp kalınmış bir ruh hâli. Kitabın en güçlü taraflarından biri de bu duyguyu ana karakter üzerinden başarıyla aktarabilmesi. Karakterin yaşamla arzuları, gerçekle hayalleri, seçtikleriyle seçemedikleri arasında kalmışlığı okura geçiyor. Roman boyunca hissedilen temel duygu, tam da adının vaat ettiği gibi: Araf’ta kalmak.
Ancak bu sıkışmışlık, karaktere duyulan empatiyi artırsa da bazı gerçekleri değiştirmiyor. Romanı okurken sık sık şu düşünce aklıma geldi: İnsan bazen hayatın ona yaptıklarının değil, yapmaya cesaret edemediklerinin sonucunu yaşar. Ana karakterin yaşadığı çıkmazlar, iç çatışmaları ve kararsızlıkları anlaşılır olsa da, bunların önemli bir kısmının temelinde cesaretsizlik yatıyor. Bu noktada roman, istemeden de olsa modern erkeğin duygusal korkaklığına dair güçlü bir portre çiziyor.
Araf, bir anlamda şu cümlenin romanı gibi: “Yanındakiyle yaşarsın, aklındakiyle ölürsün.” Karakter hayatına devam ediyor, seçimler yapıyor, ilişkiler kuruyor; fakat zihninde ve kalbinde taşıdığı başka ihtimallerden hiçbir zaman tam olarak kurtulamıyor. Bu yüzden romanın asıl trajedisi yaşananlar değil, yaşanamayanlar. Söylenmeyen sözler, alınmayan riskler ve cesaret edilemeyen yüzleşmeler kitabın satır aralarında sürekli dolaşıyor.
Eserin dilinde ve atmosferinde yer yer Hakan Günday etkisini hissetmek de mümkün. Özellikle karakterlerin iç dünyalarını aktarırken kullanılan karanlık tonlar, insanın kendi zaaflarıyla yüzleşmesine odaklanan yaklaşım ve zaman zaman rahatsız etmeyi göze alan samimi anlatım bu etkiyi hatırlatıyor. Ancak Araf, bunu bir taklit olarak değil, kendi hikâyesini anlatırken beslendiği bir damarın yansıması olarak
ArafAlper Turgay Cehiz · Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık · 202621 okunma