İnsanoğlu, var olduğu ilk günden beri görünmeyen sınırların ve kendi ördüğü duvarların gölgesinde yaşar. Bugün sinema perdelerinde ya da dijital ekranlarda izlediğimiz "The Backrooms", aslında yabancısı olduğumuz fütüristik bir korku mekanı değil; insanlığın binlerce yıllık göçebe ruhunun, modern betonların arasına sıkışıp kalmış o ilk çığlığıdır.
Kane Parsons’ın o sonsuz sarı koridorlarında ve laboratuvar duvarlarında yankılanan şey, NASA’nın makro kozmostaki uzay arayışına zıt olarak, insanın mikro kozmozdaki —yani kendi bilinçaltındaki— tekinsiz keşif yolculuğudur. O evrende karşımıza çıkan kablolarla sarılı, onlarca dili aynı anda konuşan o "ilk insan" maketi, aslında modern dünyanın en büyük illüzyonunu yıkan kadim bir gerçektir.
Dünya bizi sınırlara, ülkelere, dillere ve yapay kimliklere bölebilir. Oysa o maketin arkasında birleşen her bir kablo, insanlığın köklerindeki o mutlak birliği, eşitliği ve kardeşliği fısıldar. Bizler ne kadar ayrışmış görünürsek görünelim, o "ilk anın" saf özü asla değişmez.
Trajedi ise tam bu noktada, modern hayatın zorbalığıyla başlar. Binlerce yıl doğayla nefes almış, göçebe yaşamış insan ruhu; plazaların birbirinin aynı ofis odalarına, tek tipleştirilmiş şehirlere ve sahte konfor sunan mobilya dükkanlarının o soğuk estetiğine zorla hapsedilmiştir. İnsanlık bu yapay yerleşik hayata uyum sağlamaya zorlandıkça, zihni hastalanmış ve bastırılmış travmalarını Platon’un Mağarası’ndaki çarpık gölgeler gibi duvarlara yansıtmıştır.
Bu yüzdendir ki, Backrooms’un o klostrofobik dehlizlerinde sinsice dolaşan canavarlar, dış dünyadan gelen uzaylılar ya da mutasyonlar değildir. Onlar; doğasından, özgürlüğünden ve kardeşliğinden koparılan insanın, kendi zihninin arka odalarında kendi elleriyle yarattığı varoluşsal canavarlardır.
Bizler kendi