Herkese merhaba.
Nasılsınız bakalım? Okumalarınız nasıl gidiyor? Bildiğiniz gibi yaz aylarında benim okumalarımda düşüş oluyor bazı kitaplar ise düşüş falan dinlemeden su gibi akıyor. Bugün de bu kitaplardan biri ile geldim karşınıza.
Antoine Duris, etrafı tarafından sevilen başarılı bir sanat tarihi profesörüdür. Hayatı normal şekilde ilerlerken bir gün karşılaştığı bir olay yüzünden istifa eder ve kimseye bir şey anlatmadan yaşadığı yeri terk eder.
Paris’te Musee d’Orsay’de salon bekçiliği için iş başvurusunda bulunur.
Fakat makaleler yazmış bir profesörün müzelerinde salon bekçisi olarak iş başvurusunda bulunması insan kaynakları müdürü Mathilde tarafından oldukça tuhaf karşılanır.
Hayatından kaçmak isteyen Duris, tüm sorulara umursamazca yanıtlar vererek dikkatleri üzerine çekmemeye çalışsa da Mathilde, Duris’in içinde çektiği acıyı ve sırları hissetmeyi başarmıştır.
Bu ilginç adam Mathilde’nin ilgisini çekmiştir, kararından pişman olmamayı dileyerek onu işe alır.
Duris işe kabul edilmiştir, yeni hayatı için bir başlangıçtır bu. Peki ama geçmişini unutabilecek midir? Geçmişinde neler gizlidir? Tüm bu sorular için sizi kitabı okumaya davet ediyorum.
Beni derinden etkileyen bir kitap oldu. Okurken sonunun gelmesini istemedim.
Sizlere daha fazla detay vererek büyüyü bozmak istemiyorum. Kitabı mutlaka okumalısınız.
#alıntı
Burada geçmiş, şimdiki zamanın üzerinde eşine ender rastlanır türden bir iz bırakır.
İkisinin arasında daima uzun sessizlikler vardı. Belki de gerçek anlamda yakın olmanın tanımı buydu: İnsanın kendini boşluğu doldurmak zorunda hissetmemesi.
İnsanlığını elinden alan o birkaç dakika, bir ömürlük bir mahkûmiyete dönüşüyordu.
Yaşadığı şeyi anlatması imkânsızdı, sanki cümleler ifade edecekleri şeyden tiksiniyormuş gibiydi.
Geçmişi kelimelere dökerek
Herkese merhaba bugün Modern Klasikler Dizisinin 22. kitabıyla karşınızdayım.
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nu ikinci okuyuşum oldu ve Stefan Zweig bende aynı etkiyi bırakmayı başardı.
Fazlasıyla duygu yüklü bir kitap, bu kadar derin sevilebilir mi acaba?
Tanınmış roman yazarı R’ye doğum gününde gelen bir yığın mektubun içinde öyle bir mektup vardır ki üzerinde gönderene ait hiçbir bilgi bulunmamaktadır.
Çok ilgi çekici gelen bu mektubu ilk sırada okumaya başlar R.
Mektubun başında ‘Sana, beni asla tanımamış olan sana…‘yazıyordur.
13 yaşından beri R’ye aşık olan bir kadındır mektubu gönderen.
Yıllar önce, yaşadığı apartmanın karşı dairesine taşınmış olan R. ile ilk tanışma anından başlar anlatmaya kadın.
13 yaşının verdiği çocuksu, masum hayaller ile aşkını içinde yaşamıştır. Araya yıllar girse bile içinde filizlenen aşkı yeşertmiştir.
Peki neden yıllar sonra mektup yazmaya karar verir? Onca yıl sonra niye aşkını açıklama gereği duyar? Tüm sorular elbette ki kitapta.
Stefan Zweig gerçekten duyguları sonuna kadar yaşayan bir yazar. Zaten ölümü ile de bunu daha açık anlayabiliyoruz.
Bir kadının gözünden yaşadıklarını böylesine gerçeklikle aktarması hayran olunmayacak gibi değildi.
Kitap ile uyarlanmış @cagdasserter ‘in tiyatro oyununu da izlemiştim. Performansına hayran kalmıştım. İkinci okuyuşumda hep gözümde o sahneler belirdi. Sizlere de tavsiye ediyorum.
#alıntı
Bu, hayatına kaçarcasına, neredeyse hırsızlamq bir bakıştı, çünkü sadık Johann, tam bir gözlem yapmamı hiç kuşkusuz engellerdi, fakat ben o tek bakışla bütün atmosferi içime çektim ve böylece hem uyanıkken hem de uyurken gördüğüm sonsuz rüyalarım için gerekli besini almış oldum.
Ve insanların arasında yalnız olmaktan daha korkunç bir şey yoktur.