Şimdi anlıyorum ki, üniversiteye gitmenin ve bir eğitim almanın en önemli nedenlerinden biri, tüm hayatınız boyunca doğru olduğuna inandığınız şeylerin doğru olmadığını ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını öğrenmekmiş.
Bilmek mi yoksa bilmemek mi daha iyidir? Bilmemek ve düşük bir zeka insana mutluluk getirebilir mi? Bilmek eylemi hayatın tek gerçeği olabilir mi? Bilmek eylemi insanı yalnızlaştırır mı? Benzerinde deli sorularla Daniel Keyes, "Algernon'a Çiçekler" adlı romanıyla karşımızda... Keyes, daha önce çizgi roman olarak tasarladığı ancak sonrasında kafasındaki düşüncelerle romana çevirdiği bu eseriyle birçok önemli ödül kazanıyor. Romanının ana eksenine bir fare ile zeka geriliği olan bir adamı koyan yazarımız, insanların empati yeteneğine güvenerek bir benzerlik sembolize ediyor. Burada Algernon adlı fare, aslında Charlie'nin gelişimini simgeleyen bir sembol. Ayrıca romanda yine empati kurdurmaktan vazgeçmeyen Keyes, Algernon üzerinden (dolayısıyla benzeştiği için Charlie üzerinden) en büyük oyununu kuruyor. Fare Algernon gibi, günlük hayatımızda biz insanlar da kör bir labirentin içindeyiz. Geçinme dertleri, parasal durumlar, iş hayatı, günlük sorunlar insanlığa kör bir labirent kurmuş; insanlar da her gün bu labirentte yolunu bulmak zorunda. Üstelik insanlar için bir ödül de mevcut değil. Duygusal zekalarını geri plana atmak zorunda kalıyorlar. Aşkı, tutkularını bu labirentteyken düşünemiyorlar. Sanki görünmez bir el yardımıyla duygusuzlaşıyor ve tek tipleşiyorlar. Daniel Keyes, kurgusuyla bu aydınlanmayı yaşamamı sağladı.
Bu açıdan romanla ilgili tek kelimelik bir özet yapmam gerekirse bu kelime, "Farkındalık" olurdu. Farkındalık açısından cidden özel bir yere sahip kurgu... Üstelik diğer bir farkındalığı, bu sefer insan zekasına yönelik. Görünmez bir el yine iş başında, gelişmiş bir kapitalist düzende gerek popüler kültür gerekse korkutma yöntemiyle çok fazla negatif uyarıcı devreye giriyor. Görsel basın, sosyal medya, reklamlar, abonelikler vb. pek çok negatif uyarıcı,
Ya bu adaletsizliğe boyun eğip sessizliğe bürünecek, bir gölge gibi yaşayıp gidecekti. Ya da içindeki özgürlük ateşi, bu baskıya karşı direnecekti. Bu direniş, belki de kelimelerle örülen bir zırh olacak, belki de suskunluğun içindeki en gür çığlığa dönüşecekti.