İkiledim, Tophane denilen, liman bitirimleri, fetbazlar, üçkâğıtçılar, cazgır karılar, sert delikanlılar semtinin bağrına daldım. Setüstü kahveden başlar döndü. Hafif bir rüzgâr esti. Semtin erken uyarı sistemleri çalışıyordu. Umurumda değildi. Hani sözgelimi, kör testere ile kesseler sırıtırdım. Ben zaten orada değildim. Ne yerde ne gökteydim. Avaramu....
Demek türün başka fertleri hayatta ve pisliği temizleyip tekrar başlayacaklar. Tanrı bir kez daha kanlı canlı dünyaya inip suçu üstlenecek. Müzik yapacaklar, taştan şeyler inşa edecekler, her şeyi küçük kitaplara yazacaklar! Pöf! Bu ne kör azim, bu ne sakar ihtiras!
Heves kırıcı. Insan kendini yok etme yeteneğine sahip değil; insan sadece başkalarını yok edebilir. Tiksiniyorum. Ne büyük talihsizlik! Ne acımasız, Sanrı!
"Durma, devam et, pes etmek yok," gibi saçmalıklar haykıran megafonlar vardı içimde. Fakat neden? Ne amaçla? Belli bir saatte kalkmak için çalarsaati kuruyordum, ama neden? Kalkmamın ne manası vardı? Elimde o küçük kürekle bir forsa gibi çabalıyordum ve ödülünü alacağıma dair hiç umudum yoktu. Durmadan kazsaydım o güne dek bir insanın kazdığı en derin çukuru kazabilirdim. Öte yandan, dünyanın öteki yüzüne ulaşmak istiyorsam küreği fırlatıp Çin uçağına binmek çok daha kolay olmaz mıydı? Fakat beden zihinden sonra gelir. Beden için çok kolay olan şey zihin için her zaman kolay değildir. Ve ikisinin zıt yonlere gitmeye başladığı an özellikle zor ve utanç vericidir.
Ölüden daha ölüydü çünkü hayattaydı ve boştu, bütün dirilme umutlarından uzak; ışığın ve boşluğun ötesine geçmiş, hiçlğin kara deliğine yuvalanmıştı. Acımak değil, imrenmek gerekiri aslında çünkü şekerleme türünde bir uyku değildi söz konusı olan; derin bir uykuydu, uyudukça derinleşen, en derin uykua derinin uykusu, en derinde tam uyku, uykunun tatlı uykusunu en derin ve en uykulu uykusu. Uyuyordu. Uyuyor. Uyuyor olacak. Uyku. Uyku. Baba, uyu, yalvarırım çünkü biz uyanık olanlar dehşetin içinde yüzüyoruz...