İnsanın kendisiyle olan tüm cebelleşmesi bir kitaba dökülse ancak bu kadar iyi ve etkileyici anlatılırdı. İnanılmaz zor ve derin ama bir o kadar da büyüleyici ve hakikatlerle dolu bir roman. Kitabı asla tam olarak anladığımı düşünmüyorum, fakat anladığım kadarı bile öyle cezbetti ki beni, bu muhteşem eseri kendimce de olsa anlatmamak haksızlık olurdu.
Şule Gürbüz insanın kendi'sini almış ve sanki ameliyat masasında bir vücut didikler gibi bu kendi'yi didiklemiş, ayırmış, parçalamış, dağıtmış, karman çorman etmiş, nihayet kendi'nin olduğu halinden ibaret olduğunu gösterip insanı çözülemezliğiyle bırakmış, bırakmasının sebebi çözüm olmasına rağmen bulamaması değil, çözülemezliğin sonuç olması. Hakikat insanın zaten hayat boyu bu kendiyle didişip durması, zaten hayat boyu kendini araması... İşte dert bu. Kendini belki ailesinde, belki çevrede, belki ona değerli hissettiren insanlar arasında, belki bilimde, belki felsefede, belki inançta, belki tarikatlerde, belki tekkelerde araması ve bulacağını sanmasıyla geçen bir ömrün hakikat olması... Kendisinin bu seçeneklerden biriyle yola geleceğini, huzur bulacağını sanması... İşte dert bu.
Benliklerimiz... Hayatın çeşitli evrelerinde, gün içinde bile saatten saate bir öncekini yalanlayan, yağmalayan ve yenileyen, bitmek bilmeyen benliklerimiz... Her birini arıyoruz, bir yanımız onu isterken bir yanımız şunu istiyor, bir yanımız başka bir dünyayı arıyor. Kendimiz bu benliklerimizin hangisi? İşte dert bu.
İçimize dönmenin romanı bu. İçimize dönüp dışarıyı irdelediğimiz, içerimizin gözüyle dışarının yavanlaştığı, yalanlaştığı, yabancılaştığı ve böylece dünyadaki derin hakikatlere –belki bir kez daha– uyandıran bir roman. Bir kapalı kapının önünde durup ötesini sorguluyoruz, hayat bundan ibaret. Ne var o kapalı kapının ardında?