“Senin dertlerinin yanında, sınırlarda yaşananların ve büyünün zayıflamasının yanında, kendi dertlerim çok komik kalıyor, değil mi?” “Eğer sana acı veriyorlarsa,” dedi, kemiklerimi okşayan bir sesle, “komik olduklarını sanmam.”
“Doğru dürüst işte düşünmem, kafamı kullanmam gerek. Ben düşünmek istemiyorum. Onlar gibi düşünmek yani. Oysa onlar gibi olmak zorundayım. Nereye gidersem gideyim, hep aynı şey. Ben düşünmek zorunda kalmayacağım bir iş istiyorum.”
“Bayan Wayne Wilmot diye bir insan yoktu. Arkadaşlarının fikirlerini, gördüğü kartpostalları, okuduğu romanları kapsayan bir kabuktu o. Roark o kabuğa hitap etmek zorundaydı. Duyamayan, cevap veremeyen, sağır, kişiliksiz bir pamuk tampona.”
“ İşporta arabalarından alışveriş etmeye çalışan ev kadınları var, sokaklarda duvarlara ayıp kelimeler yazan, burnu sümüklü çocuklar var, sarhoş gençler var. Ya da bunların ruhsal karşılıkları var. Aslında acı çektikleri zaman insanlara bir parça saygı duymak mümkün. Bir nebze gururları oluyor o zaman. Ama eğlenirken-hiç dönüp baktın mı onlara? İşte gerçeği ancak o zaman görebiliyorsun. Esir gibi çalışıp kazandıkları paraları lunaparklarda, bayağı gazinolarda harcarken bak onlara. Dünyayı önlerinde apaçık bulan zenginlere bak. Eğlenmek için neleri seçiyorlar, bir dikkat et. Kibar barlarda seyret onları. İşte senin genel olarak insan ırkı dediğin şey. Ben böyle bir şeye elimi bile sürmek istemem.”
“Aradaki farkı anlıyor musun? Senin evin, kendi ihtiyaçlarının bir kurgusu. Ötekiler ise etkileyebilme ihtiyacına yönelmiş. Senin evinin saptayıcı amacı, evin kendisi. Ötekilerin ki ise seyirciler.”