Aramızda geçen en havadan sudan konuşmalar bile, çeşitli tuzaklarla doluydu. Annemle babam, sözlerimi kendi görüşlerine göre, işlerine geldiği gibi yorumluyorlar, ve benim aklımdan geçenlerle uzaktan yakından ilgisi olmayan anlamlar yüklüyorlardı. Oldum olası dilin gaddarlığına karşıydım; hele bu durumda. Barrés'nin ünlü tümcesini tekrarlamaktan kendimi alamıyordum: "Amansız oynaklıkları, karmaşık ruhlarımızı zedelediği sürece sözlere ne gerek?"
Bir gün, benimle nasıl konuşacağını, hiç mi hiç kestiremeyen Marguerite teyzemin elini tutmuş Saint-Sulpice alanından geçerken, "Bana ne gözle bakıyor acaba?" diye düşündüm birden ve müthiş bir üstünlük duygusuna kapıldım. Çünkü ben kendimin ne olduğunu, ta içimi, yüreğimi biliyordum; oysa o, bilmiyordu. Dış görünüşe aldanıyor, daha olgunlaşmamış, yetişmemiş bedenimin içinde, hiçbir şeyin eksik olmadığını aklına bile getiremiyordu. Daha yaşlandığım zaman, beş yaşındaki bir çocuğun, bütünlenmiş bir birey olduğunu, kendine özgü bir kişiliği bulunduğunu aklımdan hiç çıkarmamayı kafama iyice koydum. Ama gel de sen bunu büyüklere anlat.