Sessizlik ne kadar zalim, insan sesleri gürültülü olsalar bile ne kadar yumuşaktı. Yalnızlık ne kadar soğuk, insanların -hasta olanlarının bile- nefesleri ne kadar sıcaktı. Hiçbir şey yapmadan durmak ne kadar dayanılmaz, hareketlilik, hatta mücadele ve çatışma ne kadar güzeldi. Boş zaman ne kadar korkunç, sonuç başarısız olsa bile düşünmek ve uğraş vermek ne kadar tatlıydı.
Hem, kimdi bu toplum denen varlık? Çocukluktan itibaren kendini Tanrı olarak düşünecek şekilde yetiştirilmiş ağabeyim gibi erkekler ile annem gibi zayıf ve etkisiz kadınlardan oluşmuyor muydu bu toplum?
(!)
Hayatımda döktüğüm ilk gözyaşlarının nedeni, kesinlikle okulda derslerimin kötü olması ya da kıymetli bir şeyimi kaybetmem yüzünden değil, sadece bir kız çocuğu olduğum içindi. Daha neyin ne olduğunu bile bilmeden kendi kadınlığıma ağlamıştım. Dolayısıyla gözlerim hayata açıldığında, kendim ile kadın doğam arasında çoktan bir düşmanlık oluşmuştu.
Oysa bir yazar, kitap yazdığı anda, kendi umutsuzluğuna ihanet etmiş olur. Ayrıca, bir kez yazmaya koyuldu mu, başarı, şan, şöhret gibi dudak büktüğüm şeylere özlem duymaktan da korkuyordum.