galiba beni bu kadar sarsan, yıkmayan ama şöyle bi tokadı geçiren kitaba az rastlamışımdır. yada ben daha az okumuşumdur. kitabımızda ki kızımız Lina'cığımız tıp öğrencisidir ancak annesinin kanser tedavisi sırasında hem küçük kardeşi Alin'ciğimize bakar hem de kanser iğnelerinin parasını yetiştirebilmek için ekstra çalışıyordur. babası kadir ise eğlence merkezinde palyaçoluk yapar. Linca'cığımıza bir gün tak etmiştir ve babasına içindeki tüm yıkımı haykırmıştır. ancak babası kadir gecesinde intihar ederek kızını hem kendi içinde suçlu yapmış hem de küçük kızı ile eşini arkasında bırakmıştır. tabi ilk kitap bunların perde arkasını öğreniyoruz.
babasının gömen lina'cığımız derin bir hüzün ve suçlulukla annesini hastaneden çıkarmış, babasının çalıştığı eğlence merkezinden gelen milyon dolarlık borçlanmayı yük edinmiş, bebek yaşta olan kız kardeşine annesinin psikolojisinden ötürü annelik ve babalık etmiş, borçlanma yüzünden üç dört farklı işte geceli gündüzlü çalışmaya başlamış, ayriyeten devam eden okuluna yetişmeye çalışarak çıkarttığı notlarını satarak babasının arkasından bıraktığı borcu kapatmaya çalışmış.
geçen aylar belini bükerken fiziksel olarak bedeni onu yarı yolda bırakıyor, psikolojik olarak derin bir depresyon, anksiyete, bunalım ve intihar eğilimlidir.
bir gün alin'ciğine akşam dokuzda evde olacağına dair söz verirken çalıştığı çiçekçiye bir adam gelir. yirmi dokuz tane ölüm çiçeğini eve teslimatının para için kabul eder ve hikayemiz buradan sonra başlar. vardığı ev aral çakırca'nın evidir. yani babasının otopsisini yapan adli tıp uzmanının doğum gününde teslim ettiği yirmi dokuz ölüm çiçeğiyle gerçekleşir ilk ancak son olmayan buluşma.
kitabımız derin kurgusuna böyle başlıyor, ve bizi derin bir kederler her bir satırı kucaklıyor. savcı yiğitle aral