Düşlerle mi boğuşuyorsun?
Gölgelerle mi yarışıyorsun?
Uyurgezer gibi mi hareket ediyorsun?
Zaman geçip gitti.
Hayatın çalındı.
Boş işlerle uğraştın,
Aptallığının kurbanı oldun.
İskenderin gönderdiği aktör daha dönmemişti ama Philip İskender'in sırrını anlamış gibiydi. Arkasında Philotas'la birlikte topallaya topallaya İskender'in odasına gidip karamsar bir şekilde yanına oturdu. Eliyle başını ovuyordu. Kafası karmakarışıktı. General birliğinin ek alayına komutanlık eden Philotas ise o anda sanki bir görevdeymiş gibi kapının önünde dikiliyordu. Halbuki bir zamanlar İskender'le samimiydi.
Philip oldukça ciddiydi, kitapları didik didik etmenin, gece lambalarının ve çalışmalarını darmadağın eden henüz bitmemiş olan çizimlerin verdiği yorgunluk ortadaydı. "Sen ne zaman doğuştan zeka özürlüymüş gibi davranmaktan vazgeçeceksin?" Diye söylenmeye başladı. " Kafanı başkalarının yazıp çizdikleriyle, başkalarının ne dedikleriyle doldurmaktan ne zaman vazgeçeceksin? Biri bir yudum şarap içtiğinde ayağına nal vurulmuş dişi bir tay gibi kişniyorsun." Philip'in sağlam olan gözü kırpışıyordu ve sesi yumuşadı. " Hep o cehennem itleri yüzünden! Keşke sana hiç öğretmen tutmasaydık. Şimdi de elden bir şey gelmiyor. Bana bak! Arrhidaeus bir problem olduğu için onu uzaktan biriyle evlendirmek istedim. Sense günün birinde Parmenio ile orduyu yöneteceksin. Bu yüzden senin sorunlarla başa çıkabilmeni ve başka insanlara hükmetmeyi öğrenmeni istedim. Bütün bunları, Orpheus gibi güzel müzik yaparak ya da matematik problemlerine kafa patlatarak yapamazsın. Ya da tanrıların sanki bir trajedideymişsin gibi sahneye inip sana yardım etmelerini bekleyerek de yapamazsın bunu. Ben istiyorum ki..."
İskender böyle sessiz sedasız olunca, Philip kendini inatçı bir öğrenciye nutuk çekiyormuş gibi hissetti. Philip oğlunun kafasındakilere erişmeye çalışıyordu sanki. Acemice tek bir şey söylemeye çalıştı. " Tasalanmanın bir manası yok. Vücudumun orasında burasında yaralarım var. Buna