Fakat gerçek şudur ki, benliğini teslim etmek ve nefsini itaatkar kılmak, gurur ve kibir doğurur. Hal böyle olunca kesin inançlı kişi kendini ayrıcalıklı, dünyaya nur saçmaya gelmiş bir kişi, uysal görünüşlü bir prens ve bu dünyanın ve cennetin mirasçısı olarak görmeye meyilli olur. Onun inancında olmayan kişiler kötüdür ve söylediklerine kulak asmayanlar kahrolacaklardır.
Haklı şikayetlerimiz olması halinde bile nefretimiz, haksızlığa uğramamızdan çok acziyetimizin, yetersizliğimizin ve korkaklığımızın, diğer bir deyişle kendimizi aşağı görmemizin bilincinde olmamızdan ileri gelir. Kendimizi bize eziyet edenlerden üstün görüyorsak büyük olasılıkla onları küçümser hatta onlara acırız, fakat onlardan nefret etmeyiz.
Heine, Hıristiyanca sevginin başaramayacağı şeyin ortak bir nefretle sağlanabildiğini ileri sürer.
Kitle hareketleri bir Tanrı’ya inanmaksızın doğabilir ve genişleyebilir, fakat bu bir şeytan inancı olmaksızın asla gerçekleşemez. Bir kitle hareketinin gücü şeytanının canlılığı ve elle tutulurluğuyla genellikle doğru orantılıdır.
Özerk ve kendine yeten bir kişinin varoluşunu hem kısır ve anlamsız hem de bozulmuş ve kötü olarak resmederler. Tek başına duran insan, aciz, sefil ve günahkar bir mahluktur. Bu mahlukun tek kurtuluş yolu kendini reddetmesinde ve kursal bir topluluğun -kilise, ulus, parti vb.- bağrında kendine yeni bir hayat bulmasındadır. Benliğin bu şekilde kötülenişi ihtirası en üst safhaya taşır.