İşin şaşırtıcı yanı şudur ki, saflardaki bu patolojik güvensizlik bozuşmaya değil, sıkı uyuşmaya yol açar. Mütemadiyen izlendiklerini bilen yandaşlar, kendilerinden beklenilen davranış ve görüşleri büyük bir gayretle benimseyerek şüpheden kaçmaya çalışırlar. Katı tutuculuk, coşkulu imanın olduğu kadar karşılıklı şüphenin de neticesidir.
Kendi kusur ve noksanlıklarının farkında olan hüsrana uğramışlar, çevrelerindekilerde de kötü niyet ve tamahkarlık aramaya meyilli olurlar. Kendini aşağı görme, her ne kadar muğlakça olsa da, başkalarında da kusur bulmak için dikkatleri keskinleştirir. Kendimizde bulunup da örtmek istediğimiz kusurları başkalarında bulup ortaya çıkarmaya çalışırız genellikle.
1. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da patlak veren durumun nedenlerinden biri, eylem imkanlarıyla övünen bir halkın hareketsiz kalmaya zorlanmış olmasıdır. Hitler onlara bir kitle hareketi verdi.
İman, kişinin ruhunu eylem için düzenler ve güçlendirir. Tek ve değişmez hakikate sahip olmak ve kendi haklılığından asla şüphe etmemek; ister Tanrı, kader veya tarihin yasası olsun, gizemli bir güçle desteklendikleri duygusuna kapılmak; karşıt fikir sahibi olanların yürüyen kötülük olduğu ve mutlaka ezilmeleri gerektiğine kani olmak; kendini reddedip vazifeye adamak -işte tüm bunlar herhangi bir alanda kararlı ve acımasız eylemlere geçmek açısından takdir edilesi niteliklerdir.
Misyonerlerin gayretli çalışmaları daha ziyade, derin şüphenin ve temelde baskın olan yetersizlik hissinin bir ifadesi gibidir. Başkalarını bir safa çekme çabası, zaten sahip olduğumuz bir şeyi başkalarına da vermek arzusundan ziyade, henüz bulamadığımız bir şeyi tutkuyla araştırma çabasıdır. Mutlak hakikatimizin gerçekten tek hakikat olduğunu kesin ve reddedilmez şekilde ispatlama arayışıdır bu. Başkalarını kendi safına çekmeye çalışan fanatik, başkalarını kendi yanına çekmekle kendi inancını güçlendirir.