Yetişkinliğin, bağımsız, özerk bir birey olmanın güzel bir tanımı bu olabilir: Kendi kendimizin güvenli üssü olabilmek. Anne maymun yavru maymun uzaklaştığında kızsa ve onu uyarsa da bunu ondaki tüm-güçlülük hissine zarar verecek şekilde yapmaz. Anne, yavru maymunu ne olursa olsun bağrına basan güvenli bir üstür. 'Üst' değildir. 'Üst' oldukça 'üs' olamayız. Bu ikisi birbiriyle ters işlemektedir.
Bize bakım verenler kendi tüm-güçlülüklerini ne kadar az duyar, az kullanabilirlerse bize karşı da o kadar 'üst' olmaya ihtiyaç duyarlar, hayatın başka alanlarında da 'ast' ve 'üst' olmak gerektiğini zannettikleri, kendilerini bu rollere yakıştırdıkları ve ilişkilerde ast ya da üstü oynadıkları gibi.
Winnicott, öfkelenmeyen çocuğun, ebeveynine dair umudunu kaybetmiş çocuk olduğunu vurgular. Çocuk kendi iradesinin ebeveynin iradesine dokunamayacağını, ebeveyni değiştiremeyeceğini bilir. Bu yüzden 'kötü davranış' dediğimiz şeyi de göstermez. Çaresizce ve umutsuzlukla boyun eğmektedir. Maalesef bizim 'iyi çocuk' dediğimiz çocuktur bu.
Hareketin hareketi getirdiği gibi, hareketsizlik de hareketsizliği getiriyor. Burada anlamamız gereken, hareketsizlik ile dinlenme arasındaki fark. Dinlendiğimiz, yataktan çıkamadığımız zamanlar, hareketsizlik değil. Tersine, iç çocuk aktif böyle durumlarda. İç çocuğun yatıştığı, sakinleştiği, güçlendiği bir alan dinlenme. Hareketsizlik hareketsizliği, dinlenme ise hareketi getiriyor.
Bölünmek, dikkatimi çok dağıtan bir şey. Bu nedenle de bölünme korkusu o işin başına geçmemi önleyebiliyor. Böyle zamanlarda Estes'in 'bölünmemiş on beş dakika'sını getiriyorum aklıma. Tamamen o işe ayıracağım kısa süreleri de uzun olanlar gibi takdir edebiliyorum o zaman, o işi az yapmaktansa hiç yapmamayı tercih etmiyorum mükemmelliyetçilikle.