Bazı kitaplar büyük olaylar anlatarak etkiler. Bazıları ise hepimizin bir zamanlar hissettiği ama çoğu zaman kendimize bile itiraf edemediği duyguları öylesine yalın ve dürüst anlatır ki, okurken kendimizi sayfaların arasında buluruz. Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım benim için tam olarak böyle bir kitaptı.
Roman, Napoli’nin yoksul bir mahallesinde büyüyen iki genç kızın; Elena (Lenù) ve Lila’nın çocukluklarından başlayıp on altı-on yedi yaşlarına kadar uzanan yaşamlarını anlatıyor. Ancak bu yalnızca iki arkadaşın hikâyesi değil. Aynı zamanda kendini bulmaya çalışan iki genç kızın büyüme, değişme ve hayata tutunma mücadelesi.
Lenù, eğitim yoluyla içinde doğduğu sınıfın sınırlarını aşmaya çalışırken; Lila aynı çıkışı evlilikte arıyor. Oysa ikisinin de ortak bir arzusu var: Kendilerine çizilmiş hayatın dışına çıkabilmek. Biri kitaplara, diğeri zekâsına tutunuyor. Farklı yollar seçseler de aslında ikisi de aynı sorunun peşinde yürüyor: “Ben kim olacağım?”
Kitap boyunca en çok etkilendiğim şey ise iki arkadaşın birbirlerine karşı hissettikleri duyguların olağanüstü bir dürüstlükle anlatılmasıydı. Birbirlerini seviyorlar, birbirlerine hayranlık duyuyorlar, zaman zaman birbirlerini kıskanıyorlar, birbirlerine özeniyorlar ve bazen de birbirlerinden uzaklaşıyorlar. Ama bunların hiçbiri kötü niyetle yapılmış davranışlar değil. Bunlar, kendini arayan iki genç insanın son derece insani duyguları.
Aslında çoğumuz çocukluğumuzda ya da gençliğimizde buna benzer duygular yaşadık. Bir arkadaşımızın başarısına yetişmeye çalıştık, onun cesaretine hayran olduk, sahip olduklarına özendik ya da onun gibi olmayı istedik. Ferrante bütün bunları yargılamadan anlatıyor. Bu yüzden okurken karakterleri değil, zaman zaman kendimizi görüyoruz.
Roman yalnızca iki arkadaşın hikâyesini