"Tanrıya neden inanmıyorsun zeze"
"Tanrı varsa neden kötülük var Tani?"
"Belki de kötülük, insanların seçimlerinden gelir, Zeze. Tanrı bize seçim yapma özgürlüğü verdiği için," dedi Tani, yavaşça ellerini birleştirerek. Gözleri, Zeze'nin karanlık düşüncelerle dolu bakışlarını anlamaya çalışıyordu.
Zeze kaşlarını çatarak, sertçe karşılık verdi: "Özgürlük dediğin şey ne, Tani? Çocuklar açlıktan ölürken, masumlar savaşlarda kaybolurken? Bu nasıl bir özgürlük? Eğer Tanrı her şeye kadir ise neden engel olmuyor?"
Tani derin bir nefes aldı, kelimeleri dikkatle seçmeye çalışarak: "Belki de, Tanrı'nın rolü her şeyi düzeltmek değil, Zeze. Belki de kötülüğe karşı iyilikle mücadele etmemiz için bize bir yol gösteriyor. Bir sınav gibi..."
Zeze, Tani'nin sözlerini duymuyormuş gibi başını iki yana salladı. Gözleri buğulanmıştı. "Sınav mı? O sınavı kaybedenler ne olacak? Bir çocuğun canı, bir annenin gözyaşı, bir babanın öfkesi sınavın parçası mı?"
Tani'nin cevabı hemen gelmedi. Sessizlik ikisi arasında asılı kaldı, ağır ve sarsıcı. Sonunda Tani, yavaşça başını öne eğdi. "Bilmiyorum, Zeze. Belki de hepimiz bilmediğimiz cevapların peşindeyiz. Ama yine de... inanmayı seçiyorum. Çünkü inanmak, umudu kaybetmemek demek."
Zeze hafifçe gülümsedi, acı bir gülümsemeydi bu. "Umudun bir gün beni de bulacağına inanıyorum, Tani. Ama o zamana kadar, Tanrı’ya inanmak bana fazla ağır geliyor."
Tani, Zeze'nin omzuna nazikçe dokundu ve usulca fısıldadı: "O umut seni bulduğunda, belki de Tanrı'ya inanmanın ne anlama geldiğini yeniden düşünebilirsin."
Zeze, Tani’nin sözlerini sindirmeye çalışarak derin bir nefes aldı. Ancak içinde biriken öfke, kırgınlık ve çaresizlik kelimelerle taşmak üzereydi.
“Tanrı umut mu demek? İnsanlar yalnızca bir hayale tutunarak mı yaşıyor? Gerçekler bu kadar