Modernlikle birlikte değişim hızı da artmış durumda. Bu da, insanların kendilerini yetersizlik duygularına kaptırmalarına yol açıyor. Zihinsel, bedensel ve duygusal olarak bir şeylere yetişememe duygusu, modern insanın içini kemiriyor. Hız karşısındaki bu çözünme hali, kliniklerde karşımıza yaygın mutsuzluk, ağrı ve yorgunluk şikâyetleriyle geliyor.
Hatırlamak istemediğimizi, hızlanarak unutuyoruz.
Peki hız, hayattan mı yoksa ölümden mi bir kaçış?
Hız, bir bakıma insanın kendi ölümünün, ölümlülüğünün farkına varmasını engelliyor.
Modern dünya bizden hızlı davranmamızı istiyor. Zihinsel zaman hızlanırken duyguların zamanı kendi yavaş ritmiyle ilerliyor. Zihnin zamanı ile duyguların zamanı arasındaki yarık büyüyor. Görmezden gelinmiş, ihmal edilmiş, işlenmemiş duygular ise bir endişe nöbeti veya iç huzursuzluğu şeklinde bizi yokluyor. Bu endişeden kaçmak için daha çok hızlanıyor, hızlandıkça insanlığımızın dokusunu oluşturan duygularımızdan daha da uzağa düşüyoruz. Ve sonra, ileri yaşlardan geçmişimize baktığımızda kocaman bir boşluk görüyoruz, yapmak uğruna olmayı feda ettiğimiz, sevdiklerimizi yeterince sevmediğimiz, içimizde ifade edilmeyi bekleyen sözcükleri dillendiremediğimiz, sadece bize ait olan bir hikâyeyi söze dökemediğimiz için, varoluşsal bir suçluluk hissine mağlup oluyoruz.
Günümüzün gençleri, klavyelerin ucunda ışık hızıyla seyahat ediyor ve fakat hiçbir yere ulaşmıyor. Çok hızlı giderseniz içinizde olup bitenleri özümseyecek ve onu kendi duyarlılığınızın bir parçası kılacak kadar vaktiniz olmaz. Güzellik ancak onu durup temaşa edecek zamanınız varsa size bir şey söyler. Günümüzde görmenin yerini bakmak, hatta bakmanın yerini göz atmak alıyor. Şeyler, ancak iki göz atış arasındaki süre boyunca ilgimizi çekebiliyor.