Artık bir şeyler söylemem gerektiğini düşündüğüm için henüz kapağını kapatmış bulunduğum bu kitap hakkında biraz konuşmak istiyorum.
Sonundan çok süreciyle zihnimde bir süre var olacağına inandığım, bir çırpıda biten ama kesinlikle her dakikası dolu dolu geçen bir kitaptı. Yıllar önce çok sevdiğim bir arkadaşımın önerisiyle aklımın bir köşesine kazıdığım ismi, ancak bugün anlamlı bir hikayeye dönüşebildi zihnimde. Benim için talihsiz bir dönemde okumaya başladığım için bir süre ara verdiysem de herkesin rahatlıkla bir günde bitirebileceği bir kitap. Kısa ve etkileyici. Bu kısalığından memnun kaldım bile diyebilirim.Romandan çok uzun bir hikaye aslında.
Giriş yazısının da yardımıyla Gide’yi bir nebze olsun tanımak ve dünyasına dalabilmek için oldukça güzel bir başlangıç. Nitekim benim de okuduğum ilk kitabı bu.
(Spoiler içerebilir)
Muhtevası itibariyle kitap bana Beren Saat’in baş rolünde yer aldığı “Benim Dünyam” filmini hatırlattı. O da uyarlama bir filmdi zaten. Bu dünyada iyiliği yaşatmayı görev edinmiş bir papazın bir vesileyle kör ve kimsesiz bir kızı bulmasıyla başlıyor. Onu himayesine alıyor ve kendi ailesinin itirazlarına ve olumsuz duruşlarına karşı büyük bir gayretle kıza dünyayı, nesneleri ve hatta renkleri anlatmaya çalışıyor. Renkleri anlatma biçimi insana daha önce hiç bakmadığı bir tarafı gösteriyor sanki. Bu kısmı özellikle okumanız için size bırakıyorum.
Bu çabalarını sonradan kaleme alınmış bir anı defteri gibi okuyorsunuz. Bir öğretmen sıfatıyla başlayan bu sevgi zamanla papazın bile farkına varmadan büyüttüğü bir aşka dönüşüyor. Ahlaki ve -papaz sıfatından dolayı- dini tarafıyla eleştiriye açık muhakkak bir çok yeri vardır ama ben bunlara girmeyeceğim. Aşkın ne olduğunu, cisme mi, ruha mı duyulduğunu bir kez daha sorgulatıyor.
İlgimi çeken