Bu platformda gördüğüm en net gerçek şu: Okumak ile düşünmek arasında derin ve hayal kırıklığı yaratan bir uçurum var.
Kitaplara adanmış bir toplulukta, fikirlerin havada uçuşmasını beklersiniz. Oysa gördüğümüz şey, çoğunlukla sloganların ve ezberlenmiş "doğruların" yankılanması.
İnsanlar, okudukları kitapları birer madalya gibi göğüslerinde taşıyorlar. Ancak iş, o kitapların metodolojisini kendi düşünce süreçlerine uygulamaya geldiğinde, büyük bir başarısızlık başlıyor.
Kant okumuş olmak, Kant'ın eleştirel yöntemini içselleştirmeyi gerektirir. İlmi mantık bilmek, bir tartışmada kendi safsatalarını fark edip durabilmeyi gerektirir. Oysa biz, okuduğumuz devasa düşünürlerin isimlerini, en temelsiz argümanlarımıza kalkan olarak kullanıyoruz.
Bu durum, "kendini zeki sananların" trajedisidir. Kitap okuyarak "hiç" olduklarını unutanların ve her şeyi bildiklerini varsayanların düştüğü bir tuzaktır bu.
Bu entelektüel sefaletin birincil suçlusunu küçük yerlerde aramaya gerek yok. Baş suçlu, bir devletin geleceği olan eğitim sisteminin ta kendisidir. Bireylere "nasıl düşünülmesi gerektiğini" değil, "hangi sloganı atması gerektiğini" öğreten bir sistem, sadece "okuyan" ama "düşünemeyen" kitleler yaratır.
Bu yüzden, bu platformda bir fikir beyan edildiğinde, beklentim o fikrin arkasındaki argümantasyonun gücünü görmektir.
Bizi kaç kitap okuduğunuzu değil, o kitapların düşünce dünyanıza ne kattığını gösterin. Çünkü okumak, düşünmenin yerini tutmaz; sadece ona malzeme sağlar. Malzemeyi nasıl işlediğiniz, sizin kim olduğunuzu belirler.