Kitabı ikinci kez de okuyacak gibiyim mutlaka. Çünkü bu sefer kendi seçimimle değil de verilen bir ödev sonucu okudum ve sankii üzerimde baskı var gibi hissederek. Sonra biraz da yavaş ilerledi böyle olunca, o istediğim okurken gelen akışın heyecanıyla okuyamadım gibi gibi pek. İkinci okuyuşum daha sakin rahat sürükleyici olacaktır umuyorum. Ama şimdi tabii gelelim benim kitaptan kendimce oluşturduğum baskı sonucu ile de olsa edindiğim :) küçük inceleme çerçevesine...
Sevmek dile kolay, yaşamaya zor bir sanatmış. Bu sanat bizi biz yapan, insanı insan yapan özdeki o insanlığımızı ve yaratılıştaki ayrıcalığımızı yaşayarak öğreten sonsuz bir arayış gibiymiş.
Aslında bu arayışın kökleri, yazarın kendi hayat hikayesine kadar uzanıyor. Erich Fromm’un tek çocuk olması ve özellikle annesinin onun üzerindeki o aşırı korumacı, sarmalayıcı sevgisi, onda "sevgi" kavramına dair derin bir merak uyandırmış. Bu boğucu ilgi, sevgiyi sadece bir "bağımlılık" veya "korunma" hali olmaktan çıkarıp, insanın kendi benliğini koruyarak nasıl özgürleşebileceği sorusunu sordurmuştur.
Sevmek denilince akıllara ilk olarak genellikle bir kişiye karşı beslenen bir duygu gelse de aksine sevginin tüm yaşama ve dünyaya karşı oluşan bir duygu durumu olduğu anlatılır. Sevgi, insanın sorgularıyla, arayışlarıyla, saklayışlarıyla, deneyimleriyle, yaşayışlarıyla... hatalarıyla, ön yargılarıyla bazen, bazen kendisine miras bırakılanlarla şekilleniyor olmalı. Ama bir de o hayaller yok mu hayaller,sonra sevgilerin sonucu oluşan hayal kırıkları...Sonra bir anlam, bir duygu, bir arayış, bir buluş ve bazen de bir kayboluştur sevgi.
İnsanlar, doğası gereği mi yoksa öğrendikleriyle mi bilmem, giderek çıkarcı varlıklara dönüştüler. Bu menfaat bencilliği, tüketmeyi ve almak-vermek dengesini bozarak, sevgi kadar