Gözlerimin dolduğunu onu bulanık görmeye başladığımda anlamıştım. Uzanıp titreyen ellerimi tuttu, onun elleri buz gibiydi. Korkudan mıydı, yoksa havanın soğukluğundan mıydı bilmiyordum ama ellerimi donduracak kadar soğuktu. Parmakları, parmaklarımın üzerinde gezindi. “İlk önce titreyen ellerini çare olacağım” dedi tek nefeste. “Sonra dizlerine. En sonunda da o sesine.” Gözümden bir damla yaş düştüğünde beni bir anda kendine doğru çekti ve başımı göğüs kafesine yasladı. Çenesini başıma yasladığında ellerimi sıkıca tutmaya devam etti, beni göğüs kafesine saklasın istedim. “Korkma artık,” dediğinde fıdıldıyordu. “Ben buradayım.”
Her zaman sevinçlerimizi, üzüntülerimizi anlatabileceğimiz bir dost arıyorduk. Dost bulamadığımız vakit ise kendimizle konuşuyorduk. Bunu da kimsenin göremeyeceği yerlerde yapmayı seçiyorduk ki kimsenin bize deli demesini istemiyorduk. Fakat sorun değil, konuştuğunuz kişi kendiniz bile olsa konuşun. En çok da kendinizle konuşun. Çünkü insanı en iyi yine kendisi dinliyor.
Şimdi düşünün kimin derdi daha büyük diye… Her halimize şükretmeyi ne zaman öğrenecektik? Nankörlük etmeyi ne zaman bırakacaktık? Dert dediğimiz şeyleri nimet sayan insanların olduğunu ne zaman idrak edecektik?