Bu devletlerin arasında Türkiye "uluslaştırma" girişimlerinde her zaman en köktencisi olmuş ve Kürt ulusal kimliğini yok etmek için oldukça etkin (ve sert) girişimlerde bulunmuştur. İran ve Irak'ta asimilasyon hedeflenmiş de olsa, yine de Kürt kültürüne belli bir hoşgörü gösterilmiştir.
Şah İran'ında Farsça okullarda, mahkemelerde ve diğer resmi kullanımlarda tek izin verilen dil olmuş, Kürtçe yayınlara izin verilmemiş ve tüm Kürt örgütleri ve dernekleri yasaklanmıştır.
Irak, Kürtlere belli bir özerklik tanıyan tek ülkedir. Fakat aynı zamanda kendisini Arap ulusunun ayrılmaz bir parçası saymaktadır.
Kürtler genelde şeyhleri her türlü mucizeyi gerçekleştirebilecek, yaşayan kutsal kişiler olarak görüyorlardı. Genellikle Tanrı'yla aralarında doğrudan bağlantı olduğu düşünülürdü. İzleyicilerinin fanatikliği eşine az rastlanır bir şekilde çok uç noktalara varıyordu. Barzanlı Şeyh Abdüssellam müridleri tarafından mehdi ilan edildi, hatta torunu Ahmet, 1920'lerde Tanrı'nın bir görüntüsü olarak görüldü.
Kürt aşiret ve dini liderlerine gönderdiği çok sayıda mektup ve telgrafında Mustafa Kemal her defasında Kürtler ve Türkler arasındaki dostluğa işaret ederek savaşın halifeliğin korunması için yapıldığını vurguladı. Hatta Kemalistler milliyetçi fikirlerden etkilenmiş çok sayıdaki Kürt aydınını kültürel özerklik ve merkezi idareye daha az bağımlılık sözleri vererek kendi saflarına katmışlardı.