Çocukluğuma dair hatırladığım ilk okumalardan biri olan Oz Büyücüsü, benim için her zaman ayrı bir yerde durdu. Yıllar sonra, genç–yetişkin bir okur olarak kitaba yeniden dönmek, metni bu kez anlatısından çok anlam katmanlarıyla değerlendirmemi sağladı.
Hikaye, Dorothy ve köpeği Toto etrafında şekillenir. Dorothy, gri ve tekdüze bulduğu Kansas’taki evinde Em Teyzesi ve Henry Eniştesi ile yaşarken çıkan şiddetli bir fırtına sonucunda kendini Oz Diyarı’nda bulur. Yabancısı olduğu bu dünyada karşılaştığı tuhaflıklar karşısında duyduğu ilk his yabancılık ve eve dönme arzusudur. Kansas’a dönebilmesinin tek yolunun Oz Büyücüsü’nden geçtiğini, iyi cadı aracılığıyla öğrenir.
Bu amaçla Sarı Tuğlalı Yol’u takip ederek Zümrüt Şehir’e doğru yola çıkan Dorothy, yol boyunca kendisine bir beyin arayan Korkuluk, bir yürek arayan Teneke Adam ve cesaret arayan Korkak Aslan ile karşılaşır. Her biri, eksik olduğunu düşündüğü bir niteliği tamamlamak umuduyla Dorothy’ye eşlik eder. Böylece bireysel bir yolculuk, ortak bir arayışa dönüşür. Kitabın olay örgüsü, bu yolculuk ve yol boyunca yaşanan karşılaşmalar etrafında ilerler.
Kitap boyunca bana en çok keyif veren unsurlardan biri, karakterlerin kendilerinde eksik olarak nitelendirdikleri özelliklerin aslında çoktan içlerinde var olduğunu, ancak bunun farkına varamamış olmalarıydı. Korkuluğun keskin zekası ve çözüm odaklılığı, Teneke Adam’ın duygusal derinliği ve Korkak Aslan’ın gerektiğinde yola çıktığı arkadaşlarını korumak için kendini öne atması, anlatı boyunca sık sık gülümsememe neden oldu. Baum aslında, “eksiklik” kavramını, bir yoksunluktan çok fark edilmemiş bir potansiyel olarak karşımıza çıkartıyor bu eserde.
Kendilerini tamamlayacak gücün dışarıda, Oz Büyücüsü’nde olduğunu düşünen bu ekip, aslında aradıkları niteliklere