“Şimdi de aşkımıza yeniden başlayalım diyorsun. Evlenmemizi istiyorsun. Beni istiyorsun. Ama bak… kitaplarım ilgi görmeseydi de ben şuanda neysem aynen oydum. Ama sen burada olmayacaktın.”
Yazdıklarımın yayınlanması ve halktan gördüğüm kabul, senin bile aşkını değiştirmiş. Bütün eserlerini yazmış olan Martin Eden’la evlenmezdin. Ona duyduğun aşk, onunla evlenmene yetecek kadar güçlü değildi. Ama aşkın şimdi çok güçlü ve bu durumda bu gücün, eserlerimin yayımlanmasından ve gördüğüm ilgiden kaynaklandığı sonucuna varmaktan başka bir şey gelmiyor elimden.
“Sen de mi bunun için, kabul ve para için mi istiyorsun beni?”
“Kalbimi kırıyorsun.” diye hıçkırıklara boğuldu kız. “Seni sevdiğimi ve seni sevdiğim için burada olduğumu biliyorsun.”
“Korkarım demek istediğimi anlamadın.” dedi usulca Martin. “Söylemek istediğim şey şu: Beni seviyorsan, beni reddedecek kadar az sevdiğin güne göre, nasıl oluyor da şuanda beni daha çok seviyorsun?”
Haritasız ve dümensiz kalmış, gideceği limanı olmayan bir gemiydi. Kendini akıntıya bırakıp sürüklenmek, en azından hareket etmek, hayatta kalmak demekti ki içini acıtan şey de zaten buydu; yaşamak.
O gözlerde aşkı gördü ve bütün tereddütlerin uçup gitmiş olduğunu anladı. Kendi gözleri de aşk doluydu. Aşkta sual olmazdı. Tutkudan onun anladığı buydu.