Baek Sehee, kendisini sürekli bir üzüntü, kaygı ve kendinden şüphe duyma hali içinde bulur. Çevresine karşı yargılayıcıdır ve duygularını gizlemekte oldukça başarılıdır. İş yerinde ve sosyal çevresinde, hayatının gerektirdiği sakinliği ve dinginliği dışarıya yansıtarak bir tür maske takar. Ancak tüm bu çaba, onu derin bir boşluğa sürükler ve gerçek anlamda bağ kurmasını engeller. Baek, bunun normal olamayacağını düşündüğü bir noktaya gelir.
Depresyon ve anksiyetesiyle mücadele eden bir kadının, psikiyatristiyle yaptığı 12 haftalık diyaloglar üzerinden kendini keşfetme sürecini anlatıyor. Baek, içsel çatışmalarını anlamaya çalışırken, ani tepkilerini ve zararlı davranışlarını çözmeye başlar. Kendisiyle ilgili tüm duygularının farkında olan ve bunlarla yüzleşmeye çalışan bir kadının hikayesini okurken, bir yandan da toplumsal baskıların ve kişisel algıların insanı nasıl sıkıştırdığını görüyorsunuz.
Kitap, özellikle depresyon ve anksiyeteyle mücadele edenler için son derece kıymetli olsa da, bu süreçlerden geçmemiş kişiler için de son derece anlamlı. Baek’in hikayesini okurken, yalnızca ruhsal sağlıkla değil, insanın kendine ve çevresine dair düşünceleriyle de bağ kurabileceğinizi düşünüyorum. Kendi içsel yolculuğunu keşfeden Baek Sehee, yalnızca bir “problem” değil, aynı zamanda herkesin içinde var olan insan olma haliyle de son derece relatable.
Ruhsal zorlukları aşmaya çalışan bir kadının öyküsünden çok daha fazlası. Kendimizi ve dünyayı anlamamıza yardımcı olacak bir yolculuğa çıkıyoruz. Depresyon, anksiyete, yalnızlık ya da özsaygı eksikliği gibi kavramların kişisel bir yolculukla nasıl yüzleşilebileceğini görmek isteyen herkesin okumasını tavsiye ederim.
Baek’in hikayesi, bazen terapötik, bazen de evrensel bir içsel keşif olarak kalbimize dokunuyor…