Hiçbirisi bu korkusunu ötekine söylemeye cesaret edemiyordu. Kim bilir, belki öbürünün yanlış anlayacağından çekiniyordu. (Çünkü içten duyulan şeyler hep yanlış anlaşılır.)
"Bu adamın ne olması mümkündür?" diye söylendi. Fransız seyyah "Bir sanatkâr..." dedi. "Ümidi kırılmış bir sanatkâr... Hakiki sanatın takdir edilmediğini görerek insanlardan kaçan bir talihsiz..."
Şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki? Yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?