Kanser hastası birine aklını başına topla diyerek efelenmezsiniz; depresyon ya da şiddetli kaygıdan muzdarip olan birine bunu yapmak da aynı ölçüde zalimliktir. Depresyonun bir damga olmaktan çıkmasının yolu sabırla bunun da diyabet ya da kanser gibi fiziksel bir hastalık olduğunu açıklamaktan geçiyordu.
Modern feminizm öncesinde, 1950'lerde yaşayan bir ev kadınını düşünün. Bu kadın, doktoruna gidip ciddi bir sıkıntısı olduğunu söy lüyor: "Bir kadının isteyebileceği her şeye sahibim. İhtiyaçlarımı karşılayan iyi bir kocam var. Etrafı çitlerle çevrili hoş bir evim var. İki sağlıklı çocuğum var. Arabam var. Mutsuz olmam için hiçbir neden yok. Ama şu halime bakın kendimi korkunç hissediyorum. İçimde bir arıza olmalı. Rica etsem bana biraz Valium yazabilir misiniz?"
Feminist klasiklerde bu tür kadınlardan çok bahsediliyor. O dönem böyle şeyler söyleyen milyonlarca kadın vardı. Ve söylediklerinde samimiydi bu kadınlar. Oysa şimdi zaman makinesiyle geçmişe gidip bu kadınlardan biriyle konuşacak olsak şöyle deriz: Kültürün ölçütlerine göre bir kadının isteyebileceği her şeye sahipsin. Kültürün ölçütlerine göre mutsuz olman için hiçbir neden yok. Ama biz bugün kültürün ölçütlerinin yanlış olduğunu biliyoruz. Kadınların ev, araba, eş ve çocuklardan daha fazlasına ihtiyacı var. Eşitliğe, anlamlı bir işe ve özerkliğe ihtiyaçları var.
Breaking Bad'deki olay örgüsünü televizyonunuzu parçalarına ayırarak anlayamazsınız. Keza yaşadığınız acının kökenini de beyninizi parçalarına ayırarak anlayamazsınız. Bunun için televizyonunuzun ya da beyninizin aldığı sinyallere bakmanız gerekir.