Ne istediğim sorulduğu anda hiçbir şey istemez olurdum.
Ne olursa fark etmez, nasıl olsa beni mutlu edecek bir şey yok düşüncesi hasıl olurdu. Aynı zamanda, bir şeyi ne kadar az istesem de bana sunulan hiçbir şeye hayır diyemezdim.
Sevmesem bile hiçbir şeyi reddedemezdim. Gercekten istediğim bir şey teklif edilseydi, ona ancak çekine çekine el uzatabilirdim - tıpkı bir hırsızın yakalanmaktan korkması gibi, ağzımda acı bir tat ve tarifsiz bir korkuyla. İki şey arasında seçim yapacak gücüm bile yoktu. Bu, sonraki yıllarda hayatımı "utanç dolu" diye nitelendirmemin en büyük sebeplerinden bir tanesi olmuştur diyebilirim.