livanelinin yazış tarzını çok beğendim bu kitapta. ara ara çok güldüğüm yerler oldu. “kız bayıla bayıla yemiş, ben de bir tadına bakar mıymışım acaba?” yazış tarzı içimi ısıttı, samimi geldi. bir günde 184 e geldim, aslında çok bir olay olmadı ama beni içine çekmeyi başardı, okurken saatlerin içinde kayboldum. ahmetin kardeşinin (mehmet) hikayesi yan öykü olarak başladı ama sanırım iki aks en son birleşecek sürpriz bir sonla. heycanla mehmetin olayını merak ediyorum. başlarda anlatıcının (ahmet) kıza yaptığı aşk tanımlamaları çok hoşuma gitti. aşkın dünyanın en tehlikeli duygu olduğunun üzerinde çok durdu, ahmet hiç aşık olmuş mu onun bilmiyoruz şuanlık. bu arada ahmetin garip huyları (kimseye dokunmamış olması iki yıldır vs.) çok hoşuma gidiyor, yaşlanınca öyle olacağımı tahmin ediyorum.
kızla konuşurken sanki benle konuşuyormuş gibi hissediyorum. (herhalde kızın tavırlarından olsa gerek) adamın bilge tavırları o kız gibi beni de hayran bıraktı. fakat kardeşi mehmet geldikten sonra aslında başkasının hikayesiyle kızı şaşırtmaya, büyülemeye çalıştığının farkına vardı. birazcık ezikçe bir hareket geldi.
evet kitabı bitirdim. gerçekten mindfuck oldum sonunda. aslında ahmetin ölü olması, mehmetin ahmet adını alıp aslında her şeyin kendi başından geçmesi, bir ara acaba gazeteci kız da mı kurguydu? diye beni düşündürdü. yataktayken kızın ahmeti (mehmeti) farkında olmadan öpmesi, adamın dokunma fobisi olmasına karşılık ‘aşk’ı hissetmesi ve bunun karşısında sadece ağlaması.. galiba olgayı ve aşkın ne demek olduğunu hatırladı. en son kendini ‘sevgili’nin kollarına bırakıp dünyaya gözünü kapaması. bıraktığı not. arzuyu muharremin öldürmesi. buradan da bütün romanın arka planında dönen “aşk en tehlikeli duygudur.” tezine bağlanıyoruz.
Negatif yönlere değenirsem; başta konuyu