Büyük salonun kapıya yakın bir duvarının önünde birdenbire durdum. O andaki hislerimi, bilhassa aradan bu kadar seneler geçtikten sonra, anlatmama imkan yok. Yalnız orada kürk mantolu bir kadın portresinin önünde, mıhlanmış gibi durduğumu hatırlıyorum.
Biliyor musunuz, Berlin'de senenin ancak yüz gününde hava açık ve güneşli, iki hiz altmış beş gününde kapalıdır. Limonlukların projektörleri ve suni güneşleri bu ağaçların ışığa ve sıcağa alışmış yapraklarını doyurabilir mi? Buna rağmen yaşıyorlar, kurumuyorlar... Ama buna yaşamak denir mi?
Şu halde bütün sanatlar gibi resim de muhatapsız, yani asıl kastettiklerine hitap etmekten aciz... Buna rağmen dünyada ciddiye aldığım yegane iş budur... Sırf bunun için resim yaparak geçinmek istemiyorum. Çünkü o zaman kendi isteğimi değil, benden istenileni yapmaya mecbur olacağım...