Sultan Alp Arslan’ın Şehadeti ve Melikşah Dönemi İsyanlar
Sultan, ordusuyla Ceyhun nehrini geçtikten sonra Berzem Kalesi'ni kuşatıp teslim aldı. Kalenin kumandanı Yusuf el-Harezmî, Sultan'ın huzuruna çıkarıldığında gizlediği iki hançerle Alp Arslan'a saldırdı. Sultan, kendisine güvenip muhafızları durdurarak bizzat ok atmak istedi ancak ayağı takılınca Yusuf'un hançer darbelerine maruz kaldı. ​Tarihçinin Anlatımı: "Sultan Alp Arslan ağır yaralanmıştı. O, Yusuf'un saldırısı karşısında soğukkanlılığını kaybetmemiş, fakat kendi maharetine fazla güvenerek muhafızları engellemişti. Yaralandıktan sonra 'Daima Allah'a sığınır, O'ndan yardım dilerdim. Bugün ise kendime ve ordumun kalabalığına güvenerek mağrur oldum...' diyerek pişmanlığını dile getirmiştir." Melikşah Dönemi İsyanlar Kavurd Bey’in Son ve En Büyük İsyanı (1073): Melikşah’ın amcası Kavurd Bey, "en yaşlı üye" olma iddiasıyla yeğeninin sultanlığını tanımamış ve Kirman’dan yürüyerek Hemedan yakınlarında savaşa girmiştir. ​Tarihçinin Anlatımı: "Kavurd Bey, 'Kardeş dururken kardeşin oğluna saltanat düşmez' diyerek kadim Türk veraset geleneğine dayanmış ve Melikşah’a karşı bayrak açmıştır. İki ordu Kerec sahrasında üç gün boyunca çarpışmıştır." ​Sonuç: Kavurd mağlup olmuş, esir alınmış ve nizamın korunması adına Nizamü’l-Mülk’ün ısrarıyla yay kirişiyle boğularak idam edilmiştir.
Alıntı
Sultan ve beraberindekiler, Hilafet sarayından uzaklaşırken Sultan'ın sözlerini duyanlardan sadece en akıllıları kılıcın Türklerin elinden düşmemesi için dua ediyordu.
Sayfa 87 - Kronik Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Barış şehriymiş... Ne barışı... Burası kibrin, kargaşanın ve fitnenin yurdu...
Sayfa 39 - Kronik Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Bu harp adamlarının uyudukları nerede görülmüştü. Bunların hepsinin mezara, belki de öteki dünyaya kadar götüreceği kâbusları olurdu. Sadece uğraş zamanlarında rahatlar, boş kaldıkları her an, zihinlerini istila eden kötü hatıraların etkisiyle huzur bulamazlardı. Zira kanın rengi, sıcaklığı ve korkusu, savaşçıların ruhuna tesir ederdi. Harp meydanlarında uçurdukları her ok, savurdukları her kılıç, sadece hasımlarını değil içlerindeki bir şeyleri de öldürürdü. Bu his, ölüme yaklaştıkça artar, hele hele ölümle yüz yüze gelenler, asla eskisi gibi olamazlardı. Onlar için uyku, kâbuslarla kan ve ölümün kol gezdiği kötü hatıralarla baş başa kalmak demekti. Bu yüzden harp adamları uykudan korkar, el etek çekilip herkes rüya âlemine girerken onlar kaçardı. Böyle zamanlarda sığınabilecekleri bir yer arar ve bu yer, genellikle kendileri gibi harp adamlarının yanı olurdu.
Sayfa 36 - Kronik Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Aslında aklından neler geçmiyordu ki... Bağdat'ı yerle bir etse, dünyada çölden daha güzel iklimlerin olduğunu, Bekke ve Yesrib'den daha büyük şehirlerin, Ebû Süfyân'dan daha asil hükümdarların, Lat ve Uzza'dan daha yüce bir Allah'ın bulunduğunu Muhammed Peygamber'le öğrenen bu Halife hanedanının soyunu kurutsa yeriydi. Ama o bir Sultan'dı. Birden aklına "Bir topluluğa (kavm) karşı duyduğunuz öfke (kin), sizi adaletsizliğe sürüklemesin" buyruğu geldi.
Sayfa 30 - Kronik Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Yüreğindeki haset ve nefret tohumları çiçek açıp meyveye duran bir adamı hangi doğru söz insafa getirebilirdi ki?..
Sayfa 29 - Kronik Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı