Sabiha Hanım üzerine atıldı, "İkbal ne oldun? Ban baksana İkbal! Ne oldun, yavrum!" dedi.
İkbal kalkamıyor, yüzünü kaldırıp annesine bakamıyordu. İniltileri arasında yalnız, "Hiç"
dediği işitildi.
Hiç! Her zaman hiç!
Seneyi iki kravatla geçirmek, bir iskarpini altı ay sürüklemek zaten öyle bir yoksunluktu ki ona adeta zevk verirdi. Artık şu yoksunluk hayatının acı lezzetinden bir hoş üzüntü bile duyar olmuştu.
On dokuz yaşına kadar Ahmed Cemil tamamıyla -hayatta mümkün olabildiği kadar- mutluydu. Ondan sonra babasını kaybedince geçim kaygısı, hayat kavgası başlamış; kendi deyimiyle, "piyale-i telhi-i hayatın zehrabesine" dudakları dokunmuştu.
...Babıali Caddesi'nin kenarından çıkarken şu kitapçı dükkanları, cam kapılarının aralarından fark edilen şu kütüphane müdavimleri, bu matbaalar, sabahtan akşama kadar fikir ve sanat hareketlerinin biricik yatağı olan şu cadde...
Zaten bu sonuca, bu umudun gerçekleşmesine layık olmak için az mı acı çekmiş, hayatın az sıkıntılarına mı katlanmıştı? Bugün yirmi iki yaşındaydı; fakat bu yaşa gelinceye kadar...