Timothy Mitchell okumakta olduğunuz kitabın terimleriyle söylersek Doğu'nun bir fiction yani kurgu olduğunu söylemektedir aslında bu rol paylaşımında elbette non-fiction yani gerçek olma rolü de Batı'ya kalmaktadır! Batı, Doğu'yu yazan şair, çizen ressamdır! Doğu, Batı'nın konusudur, temasıdır. Doğu Batı'nın kahramanıdır. Batı, Doğu'nun "sahib"idir.
"Salon" aynı zamanda modern burjuva evinin "kamusal alan"ıydı. W. H. Riehl'e göre kibar burjuva evinde en büyük alanı salon kaplar. Salon ait eve değil, kamuya aittir. Yani salon ile birlikte kamu özel
alana da girer. Ya da bir başka deyişle, Jürgen Habermas'a göre özel alan ile kamu alanı arasındaki ayrım çizgisi, evin tam ortasından geçer."
Elbette bu noktada birçoğumuzun çocukluğunda kendi evimizin salonuna ancak bayramda seyranda misafirlerimiz geldiğinde girebilmiş olması gerçeğini hatırlamak gerekiyor. Oturma, yani yaşama odası ile salonun bu kadar net bir biçimde ayrılmış olması o dönemki hayatımızın ne kadar kamusal yaşandığıyla ilgili bir fikir veriyor aslında!
Güçlü ve derin bir kültürel kamusal alan üzerine inşa edilmiş uluslarda, toplumlarda yurttaşın aidiyeti aslında daha güçlüdür. Ve bu aidiyet farklılıklara tahammül etmeyi de büyük ölçüde içerir. Kültürel olan güçlüyse, siyasi olan rahatlar.
Timothy Mitchell kitabında, okulların şehirlerin merkezlerine konumlandırılmalarını modern devletin yeni siyasetinin doğduğu an olarak nitelendirir. Herkes merkeze doğru gelmek zorundaydı. Merkez tarafından görülmek, yoklamadan kaçmamak lazımdı. Okul modern disiplinin merkeziydi. En azından öğrencileri sürekli meşgul tutabiliyordu. Siz bu kadar üniversitenin niçin kurulduğunu sanıyorsunuz? Medreseyle üniversite arasında, okuduğunuz kitapta da
vurgulanan bu kadar önemli tarihsel süreklilikler olmasına rağmen, bu iki kavramın bu kadar birbirlerine zıt olarak kavramsallaştırılmaları asla bir tesadüf olamazdı!