Mizojinide kadınlar ister iffetli olsunlar ister olmasınlar, hep aynı sorunla karşı karşıya bırakılıyor: Erkeklerde cinsel arzu uyandırıyorlar ama sonra bundan, bu arzuyu duyan erkekler değil de hiçbir suçu olmadığı halde kendileri sorumlu tutuluyorlar
Bu insanlar onur, iktidar, servet uğruna kıyasıya savaşım verilen arena adlı bir sirkte, güneş altında seyircilerin haykırışlarıyla kanlı ve ölümcül bir savaşım sergileyen gladyatörler gibiydiler. Bu kadınlar erkeklere göre konumlarıyla, onların kızları, kız kardeşleri, sevgilileri, eşleri ve anneleri olarak tanınıyorlar. Yunan trajedilerinin kahramanları gibi bu kadınlar da soylarının mutlulukları için savaştılar. Ancak bu ne bir tiyatro ne de bir oyundu. Romadaki savaş, bir ölüm kalım savaşıydı.
Eski Yunan’da olduğu gibi Roma’da da kadının yaşamındaki ilk engel, doğumundan hemen sonra yaşamını yitirme tehlikesiydi. Bu tehlike, kentin babası Romulus’a atfedilen ve kız bebeklerin öldürülmesini öngören bir yasadan kaynaklanıyordu. Bu yasaya göre, “bütün erkek çocuklar ve sadece ilk doğan kız çocuklar” büyütülebiliyorlardı. Bu, ilk kız çocuğundan sonra doğacak kız çocukları için bir tür ölüm çağırışıydı.
Bugün bu tür bir olguyu Hindistan’ın ve Çin’in bazı bölgelerinde hâlâ görüyoruz. Oralarda sadece kız çocuğu doğuracak kadınlar için izin verilen kürtaj sonunda, kadınların sayısı erkeklere göre azalıyor ve kadınlar daha aşağı bir statü ile yetinmek zorunda kalıyorlar. “Kıt bulunan mal” olarak bu kadınları, sadece eş ve anne rolleri bekliyor.