4. yüzyılın sonlarına doğru İskenderiye’de matematikçi Theoriun kızı olarak dünyaya gelen Hypatia, zekâsı ve çok yönlülüğüyle babasını geçmişti. Kilise tarihçisi Sokrates Skolastikos kendisini “zamanının bütün filozoflarını geride bıraktı” sözleriyle övmüştür. Hypatia, matematikçi Diophant’ın ve Apollonius’un eserleriyle bir astronomi ders kitabını birkaç ciltlik eserinde yorumlamış, ayrıca çağın en ünlü üniversitesi sayılan Museion’da matematik, astronomi ve felsefe öğretmiş, kendi kurduğu akademiyi yönetmiştir. “Güzel ve endamlı” olarak tanımlanan Hypatia çok disiplinli bir yaşam sürmüş, hiç evlenmemişti. Akademiye baskın yapıp Caiserion adlı büyük kiliseyeye kadar onu sürüklediler. Orada onu çırılçıplak soydular. İstiridye kabuklarıyla canlı canlı derisini yüzdüler. Daha sonra bedeninin parçalarını ateşe attılar.”
Bu, saf biçimden (Hıristiyan anlayışına göre Tanrı ile bütünleşmeden) yaşamın değişken dünyasına, tutkunun, acı çekmenin ve nihayet ölümün dünyasına geçiştir ve bu geçiş daha döllenme anında olmaktadır. Onun deyişiyle, “Biz kendimizi bu andan itibaren günah işlemiş olarak duyumsuyoruz. Bu, ‘ana günah’tır.” Augustinus’un dua metinlerinden alıntılar yaparak anlattığı gibi, biz “günahkâr doğanlar”ın anneleri de bizleri günah işleyerek doğurdu (Zebur,51:7). İnsanın bu durumunun suçlusu ise sadece kadındır: Önce Havva’nın cennetten kovulmasına yol açan itaatsizliği, sonra da (Platoncu anlayışla) üretken olmak için bedenini hazır etmesi. “Böylece biz Tanrı’dan kopuyor ve ölümlü bir yaşama, bedenimiz yüzünden sürekli olarak ona baş kaldırdığımız bir yaşama terk ediliyoruz. Bunun en açık göstergesi de cinsel tutkular oluyor. Ana günah yüzünden insan, bedeninde ruhsallaşacağına ruhunda bedenselleşiyor.”
Hıristiyanlıkla birlikte ruhsal kurtuluş düşüncesi doğdu. İnançlarının temelini araştıran Hıristiyanlarda, ruhsal kurtuluşun ancak cinsellikten uzak durma ile kazanılabileceği kanısı yerleşti. Bu kanı, 3. yüzyılda tahmin edilemeyecek kadar güç kazandı ve bunu izleyen yüzyıllarda kadının cinselliğinden nefret, o güne kadar görülmemiş bir güce, âdeta tutku ile uygulanan bir aşırıcılığa ulaştı.
Eski Yunan ve Roma’nın kadınları, ahlaki kusurlar nedeniyle sürekli ayıplandılar. Ama Tevrat’ta olduğu gibi Tanrıların kadını aşağılaması, kadından nefretin tarihinde yeni bir aşama oluşturuyordu. Bu aşamada kadından nefret, evrensel bir önem kazanıyordu. Tevratın Tanrısı, barışı ve sevgiyi getirecek bir din için herhalde örnek sayılamazdı. Ama tam da bu köklerden Hıristiyanlık bitkisinin yeşerip boy vermesi, tarihin en büyük çelişkisini oluşturdu.