• Evliyâ, Yahudi mezarlığında "Gel tâlihim gel!" diye bağırır ve dev bir gulyabâni gelir.

    “Ve bu Hâsköy mezârlıkları kurbünde İne Ayazma nâm bir ayn-ı zülâl vardır, mahmûm-ı riba‘a mübtelâ olan âdem yedi kerre nûş edüp gasl etse ısıtmadan halâs olur. Rûm tâ’ifesinin ziyâretgâhlarıdır. Hakîrin âlem-i aşkda olduğu mahalde bir cum‘aertesi gecesi bu mahaldeki Yahûdî mezârlığı içinde,

    "Gel tâli‘im gel" deyü nidâ etdüğimde bir dîv gûl-i beyâbân zâhir olup havfımdan "Yâ Hafîz" ismiyle firâr edüp mezkûr İne Ayazma içre ol gece [124b] pinhân olup bî-hûş olduğum sergüzeşt [u] serencâmım inşâ’allâh mahallinde tahrîr olunur”
  • Halide Edip Hanım'ın (Adıvar) Maliye Nazırı Cavid Bey'e Beyrut'tan gönderdiği mektup (1 Mart 1917)
    *
    Muhterem Cavid Bey,
    Evvelâ yeni senenizi tebrik ederim sonra da nâzırlığınızı. Ben Şam'da iken Talât Paşa Hazretleri'nin Cemal Paşa'ya telgrafına rağmen bu havadise inanmadım. Bütün Suriye vilâyetleri valileri ile suret-i kat'iyyede mübâhaseye giriştim, ''Cavid Bey olmaz, kabul etmez'' dedim. Fakat dün İstanbul'dan gelen bir Tanin'de Muhittin Bey'in ''Cavid Bey dördüncü defa Maliye Nezareti sandalyesine oturuyor'' cümlesini okuyunca iman ettim. Her halde memleket için bunu hayırlı görmüş olacaksınız. Allah muvaffak etsin ve hele dahili siyasetimizde daha liberal bir tahavvüle sebebbiyet verebilirseniz her halde bu bir lutuf olur.
    İşte ben de nihayet burada bir eski manastırın Akdeniz ve Lübnan'a bakan açık koridorlarında bir rahibe hayatı yaşıyorum.Kendi hayatımın nasıl geçtiğini pek bilmiyorum. Gündüz, gece, birbirini baş döndürücü bir sür'atle takip eyliyor. Dört mektep birden ve muhtelif yerlerde açtığımız için masabaşı işleri, seyahat bittiği yok. Esasen biterse sıkılıyorum. Suriye'ye pek bedbaht oldukları zaman geldim. Onun için Suriye'yi ve Suriyeliler'i çok seviyorum. Esasen ben bu kadar ince, bu kadar kusursuz güzel bir memleket görmedim. Güzel insanların, sevgili insanların gözleri gibi akşamları ufuklar, dağlar, denizler, insanın kalbini ağlatıyor. Esasen bu memleket bugünlerde hep insanı ağlatacak gibi. Eleminde o kadar derin ve ezilmiş bir şey var. Bilhassa Ermeniler, Cevad Paşa'nın aziz başına Allah'la beraber yemin eden sırf burada yaşamak hakkını bulan bir sürü bedbaht Ermeni var. Mektebe bağlı binada da birçok var. Çöllerde ot yiyerek karınları şiştikten sonra kimi anasını, kimi babasını, birçokları da çocuklarını kaybettikten sonra buraya düşmüşler. Daha doğrusu, Cemal Paşa getirtmiş. Belediye biraz yiyecek veriyor oturuyorlar. (..) bu bedbahtlarla hemen birbirimizi sevdik. Çocuklarıyla, kadınlarıyla ayrıca meşgul oluyorum. Küçüklerine bir sınıf açtık okutuyoruz. Rusya Türkleri'nden beraber getirdiğim bir küçük muallime bu melek gibi fedâkâr ve muhabbetli aralarında çalışıyor. Dışarıdan anası açlıktan ölen, babası yanında öldürülen on iki yaşında bir Ermeni kızı geldi, iltica etti. Mahzun büyük gözleriyle etrafımda dolaşıyor, lüzumlu lüzumsuz elimi öpüp ağlıyor. Bahçede bir facia daha var.! Oğlunu yanında öldürürlerken birdenbire dilini kaybeden bir badbaht, öteki oğlunu ve ailesini nereye attıklarını bilemiyor. Ayakları çıplak, gözleri elem içinde, mütemadiyen işaretle felâketini haykırıyor. Bâzen geceleri çocuğu ölen bir kadın gibi, başı elleri içinde döğünüyor, döğünüyor. Gündüzleri yazı yazarken bâzen hıçkırdığını işitiyorum. Pencereye koşuyorum, aşağıda bahçede ellerini sallıyor, oğlunun kalbinden kurşun geçerken çıkan sesi göklere uluyor, söylüyor. İşte bunlardan binlerce, yüzlerce var. Yetimhaneler hayatta bir şeyin telâfi edemeyeceği şeyi kaybetmiş yarı aç bedbaht çocuklarla dolu. Ermeniler bana diyorlar ki - Senin Suriye'ye gelmeni iki aydır uykumuz kaçarak bekledik. Bizim için bir şey yap. Dünyada bir Cemal Paşa, bir seni severiz. Ben ne yapabilirim. Her gittiği yerde bana mutlak sefalet manzaralarını gösterip ağlıyorlar. Şam'da beni bir saat eski dar sokaklarda dolaştırdıktan sonra götürdükleri bir yerde kadın, erkek söylediler, söylediler ve birdenbire çok metin görünen bir erkek başını kollarının arasına alarak yüksek sesle ağlamaya başladı. Bu hep böyle.! İşte yeni kabine bu emsalsiz zulüm ve cinayetin hiç olmazsa netâyicini tahfif edemez mi.? Şimdi bugün yaşayanlara insan hakkı vermez mi.? Ben kendi hayatımla bu fena ve çirkin şeyi ödeyebilsem öderdim. Fakat benim hayatım nedir ki.?! Hiç, hem de pek gülünç ve küçük bir hiç.!
    Artık tamamen öğrendim ve inkıyâd ettim ki, hayatta insan yalnızdır. Sevdiği ve sevildiği insanlar birer geçici hayaldir. Bunu sâkin düşündüm, hayatı olduğu gibi kabul ettim fakat oğullarımı büyüyünceye kadar kendilerine sahip oluncaya kadar kuvvetli ve itimad edeceğim bir yere bırakabileceğimi hissetmek istiyorum ve bunu pek ciddi bir surette düşünüyorum.
    İşte şimdi bu kadar.! Siz ne yapıyorsunuz.? Sizin de hayatınızı da hemen ezber bilirim klüp, nezaret, ev, Beyoğlu madamlarına ziyeret.! Şişli hanımları ile yârenlik.! Değil mi.? Bazen otomobille kar altında beyâbân ve vahşi yerlerden geçerken İstanbul birdenbire gözümün önünden geçiyor. Bu İstanbul hayatı teferruatını düşünüyorum. Çok uzun düşünmüyorum. Bakkal defteri gibi bir defterim var, hemen çıkarıp mekteplerin birine âid eşya listesi yapmaya uğraşıyorum.
    Düşünüyorum ki insanın ruhunu hiç bir elem, hiç bir şey mağlup edememeli.! Öldürse, kırsa, ezse, parçalasa, kanları arasından kuvvetli, nâmağlûp bakmalı.!
    Bu son seneler harici ve şahsi hepimiz ne ateşli, ne hummalı, ne kasırgalı bir hayat yaşıyoruz. Daha neler yaşayacağız, kim bilir.!
    Şimdi biraz mehtab var. Manastırın hurma ağaçlı bahçesinde bir sürü kurbağa ötüyor. Ben de bu kadar uzun ve sıkıntılı şeyleri bizim kabinemizde bir nazıra niçin yazıyorum diye düşünüyorum. Bilmem, göndermeli mi.? Şam'dan gelirken sansürlenmiş bir sürü zarf getirdim, bana böyle hezeyan yaptırıyor. Bon nüi.
    *
    Halide Edip
  • "Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür
    Sun cür'a-i câm-ı lebün kim âb-ı hayvan teşnedür

    Can la'lin eyler ârzu yâr içmek ister kanumı
    Yâ Rab ne vadîdür bu kim can teşne cânân teşnedür

    Âb-ı zülâl-i vasluna muhtâc tenhâ dil degül
    Hâk üzre kalmış huşk-leb deryâ-yı umman teşnedür

    Bezm-i gamında cân ü dil yandı yakıldı sâkıyâ
    Depret elün sür ayagı meclisde yârân teşnedür

    Cânâ zülâl-i vaslunı agyâr umar uşşak umar
    Âb-ı sehâb-ı rahmete kâfir müselman teşnedür

    Giryân o Leylî-veş nola sahrâya salsa Bâkî'yi
    Mecnûn'un âb-ı çeşmine hâk-i beyâbân teşnedür"
  • Bir iran şairi diyor ki:
    "Ez beyâbân-ı âdem tâ ser-i bâzâr-ı vücûd
    be telâş-ı kefenî âmade üryânî çend"

    Yokluk çölünden varlık pazarına bir kefen almak telaşıyla gelmiş birkaç çıplak... (İnsan bu idi.)