Ağır ağır konuşarak 《İçinde, sanki dışarı çıkmak için senin fırsat vermeni bekliyen bir şey varmış gibi, bir his duyduğun oldu mu?》diye sordu. 《Sarf etmediğin fazla bir kuvvet, hani, tribünlerden geçeceğine boşuna çağlıyanlar hâlinde akan su gibi bir şey?》
...
... Bazan duyduğum garip bir hissi düşünüyorum. Söyliyecek çok mühim bir şey ve o şeyi söyliyecek kudretim varmış gibi bir his; ama bunun ne olduğunu bilmiyorum, bu kudreti kullanamıyorum.
...Ama tesir sahaları o kadar dar ki mühimsenmeye değmez. Çok daha mühim bir şey yapabileceğimi hissediyorum. Evet, hem daha derin, daha şiddetli bir şey. Ama ne? Söyliyecek daha mühim ne var? İnsan nasıl olur da hem herkesin beklediği şeyleri yazar, hem heyecan uyandırabilir? Kelimeler eğer gereğince kullanılırsa röntgen şuaları gibi olabilirler. Her şeye nüfuz edebilirler. Okuyanın iliğine kadar işlerler.
《Onlar kitaplara ve çiçeklere karşı, psikoloğların vaktiyle insiyaki dedikleri bir nefret duyarak büyüyecekler. Aksülâmeller şaşmaz şekilde şartlanmıştır. Bütün ömürlerince kitaplardan ve nebatattan kurtulmuş olacaklar.》
...
K.Ş. Direktörü bahar çiçekleri ve kır manzaralarının mühim bir kusuru olduğunu gösterdi: Bunlar bedavadır. Tabiat aşkı hiçbir fabrikaya iş temin etmez. Onun için tabiat sevgisini , hiç değilse aşağı sınıflar arasından kaldırmak kararı verildi...
Direktör, hikmet taslarcasına 《Bu da》dedi, 《bahtiyarlık ve faziletin sırrıdır: Yapmaya mecbur olduğunuz şeyi sevmek. Bütün şartlama bu gayeyi hedef edinmiştir: İnsanlara, kaçınamayacakları içtimai mukadderatlarını sevdirmek.》
Pırıl pırıl bir Mayıs gününün ikindi üzeriydi. Poyraz artık ürpertiyordu. "Yaz geldi" dedirten on bir Mayıs öğlesinden sonra başlayan bu serinlik, endişelerini koyulaştırıyor, yalnızlık ve kimsesizlik duygusuna çeviriyordu.