(DALKAVUKLUĞUN TAHTI, HİKMETİN SÜRGÜNÜ)
“Onları gördüğün zaman cüsseleri hoşuna gider; konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir…”
(Münâfikûn Suresi, 4. Ayet)
Debşelim’in sarayında hakikati söyleyen Beydeba bir kişiydi; fakat hükümdarın etrafı dalkavuklarla çevrilmişti. Çünkü kudret sahiplerinin yanında daima doğruyu eğip büken, menfaat uğruna vicdanını satan kimseler bulunur. Bunlar ilmi hikmet için değil, mevki için taşırlar. Bildiklerinden ziyade görünmek istedikleri için konuşur, cehaletlerini süslü kelimelerle örterler. Dalkavukluğu sadakat, suskunluğu ise hikmet diye takdim ederler.
Aradan asırlar geçti; sarayların taşları değişti, tahtların isimleri değişti, lakin Debşelimler de Beydeba’lar da hiç eksilmedi. Çünkü bu kıssa bir hükümdarın değil, insan nefsinin kıssasıdır. Her devirde hakikatin etrafı daralmış, dalkavukluğun sesi çoğalmıştır.
Bugün ilim erbabı içinde öyle bir kokuşma vardır ki insan bazen cehaletin bu kadar cüretkâr oluşuna hayret eder. Nice kimseler vardır ki birkaç kitaptan devşirdikleri kırık cümlelerle kendilerini mütefekkir zannederler. Hâlbuki ilim, ezberlenmiş kelimelerin kalabalığı değil; insanın nefsini susturup hakikatin önünde eğilmesidir. Bugün ise hakikatin önünde eğilmek yerine makamların önünde eğilenler çoğalmıştır.
Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin “sakallı çocuklar” dediği zümre tam da budur. Sakalı büyümüş, yaşı ilerlemiş; fakat aklı olgunlaşmamış insanlar… Çocuk gibi alkış bekleyen, çocuk gibi öfkelenen, çocuk gibi menfaat peşinde koşan kimseler… Ellerinde kitap vardır ama ruhlarında hikmet yoktur. Dillerinde büyük sözler dolaşır; lakin vicdanlarında hakikatin ağırlığı hissedilmez.
Bunları gördüğünde insanın zihninde şu manzara beliriyor: Kürsüye çıkmış bir adam konuşuyor; sesi gür,