Mütalaa ettiğim birkaç şiir kitabında "bak senin aşkından dağları deldim, yandım, bittim, kül oldum, şöyle acılar çektim, bana böyle çileler çektirdin, kaşın gözün çok güzel ama sen hiç karşılık vermedin" tarzında aşırı yüzeysel, maddesel, bencilce, suçlayıcı ve sorumsuz bir aşk anlatısı sezdim.
Birine aşkından duyduğun acının karşı tarafı bağlayan hiçbir tarafı yoktur, o tamamen senin zihninin sana gösterdiği bir seraptır ve ortada iki apayrı aşk vardır. Bizim bugün mutlu çiftler dediğimiz mevzu bu farklı aşkların tarafları tatmin etmesiyle gerçekleşen bir durum, yoksa gerçek anlamda ortak yaşantılar aşırı azdır.
Güzel güzel olduğunun farkındadır zaten, bunu yüzeysel iltifatlarla belirtmenin anlamı yok. Sen ona nasıl bir hikâye-proje sunuyorsun, aslolan biraz da budur. İnsan en çok anlaşılmak, ilgi görmek, alttan alınmak vs. ister ve tabii sevgilisine baktığında hayran olmak.
Mesela benim için asalet en önemli kriterdir ama bugün kendime "bir kız sana tanışma teklifinde bulunsa ne yapardın" sorusunu sorduğumda söylediğim ilk şey tipine bakmak oldu ve bu çok insani bu arada. Kendini mahvetmeden karşı tarafı düşüneceksin, onun hayatını kolaylaştırmaya ve onu sevindirmeye odaklanacaksın; en çok onu affedeceksin, en az ona kızacaksın ama gel gör ki şiirlerde hep kendi aşklarını anlatıyorlar, hiç karşı tarafın ne düşündüğünü veya hissettiğini umursamıyorlar, insanın "ben aşık olunacak biri miyim, neyime aşık olunabilir" diye oturup sorması lazım bolca. Hiç karşı tarafın kişiliğine, zekâsına övgü yok, hep dış görünüş.
Bir de belirsizlik çok. Uzun süreli dev belirsizlikler insanı yıpratır, bu aşk filan olmaz, olsa olsa toksik ilişki olur. Bir de hoşlantı dediğimiz aşk öncesi kuluçka evresinde yumurta sayısı çoktur; biraz daha geniş perspektiften bakarsanız aynı anda