Hikmet Avcısı

Hikmet Avcısı
@beyond_the_seen
Gazi Üniversitesi İstatistik 3. Sınıf Öğrencisi 2024 ve 2025 Halk Kütüphanesi Ödüllü Okur Kitap Yazarı Kitap Avcısı Beni bilimle anla, felsefeyle anla...
Hayatın Çıkmaz Sokaklarında Bir Arayış
Puan vermedi
Hayatın Çıkmaz Sokaklarında Bir Arayış: Gece Yarısı Kütüphanesi Hayatta kalmak bir imtihan mıdır, tercih midir veya zorunluluk mu bilmiyorum ama zor olduğu kesin. Allah'ın her günü türlü türlü acılarla, sıkıntılarla ve sorumluluklarla uğraşıyoruz. Bazen öyle anlar geliyor ki her şeye rağmen mücadele etmesi gerektiğini bilmesine rağmen dayanacak gücü neredeyse hiç kalmıyor insanın. Değersizlik hissi öyle bir noktaya ulaşıyor ki yaşamasında bir anlam göremiyor, dört duvar içinde hapsolmuş vaziyette her şey üstüne üstüne geliyor, ağlamak yerini boğaz düğümlenmesine bırakıyor; aldığı her nefeste yapayalnız ruhu çaresiz, kimsesiz ve ümitsizce can çekişiyor... Bazen de geçmişini suçluyor öyle yapmasaydım şu an çok mutlu olurdum diye. Çoğumuza tanıdık gelen bu durumları Nora da yaşıyor ve hayatta kalmak ile gitmek arasındaki arafta kendisini geçmişte farklı tercihler yapması halinde yaşayabileceği potansiyel hayat senaryolarının yazılı olduğu kitaplarla dolu sonsuz bir kütüphanede buluyor. Hemen her hayatı deniyor ama hiçbirinde kendisini ait ve mutlu hissetmiyor çünkü hepsinin farklı farklı zorlukları var. En sonunda birini çok seviyor ve orada kalmak istiyor ama gece yarısı kütüphanesinin sistemi bozuluyor ve orijinal hayatına geri dönüyor ama pek çok şeyin farkına varmış ve yaşama tutunmuş bir şekilde. Kitabın en sevdiğim yanı, Hayvan Çiftliğinde de bu var, betimlemeye neredeyse hiç girmiyor, dinamik bir olay akışı var. Farklı hayat senaryolarını denediği için bu kısmi bir monotonluk yaratsa da akıcılığı ve sürükleyiciliği gayet iyi seviyede. Tüm bunların üzerine psiko-felsefik derinliği de katması hoşuma gitti. İki noktayı beğenmedim. İlki bence biraz da mantık hatası; farklı hayatlara gittiğinde kök yaşamındaki Nora aynı bedendeki iki farklı benlikten biri olarak daha
1000Kitap
Gece Yarısı KütüphanesiMatt Haig · Domingo Yayınevi · 202598,4bin okunma
Reklam
Hayatına anlam ve değer katmalı insan. Anlam iki nokta üst üste: Bir problem çözüldüğünde ortaya çıkan mükemmellik hâlidir. Problem omnipotent bir tabir burada. Problem çözmek amaca ulaşmaktır bir yanıyla. Bir yerde bir eksiklik var, onu gideriyorsun ve ortaya göreli mükemmellik kırıntıları çıkıyor, sonra da onları artırmaya, büyütmeye çalışıyorsun. Çok fazla doğru var, bir şey aynı anda hem doğru hem yanlış olabiliyor, daha doğrusunu ararken bu sefer onun da geçerliliği gidiyor, tozlu raflardan çıkıp bir anda en önemli şey haline de gelebiliyor; oldukça akışkan, dinamik, mantık sınırlarının ötesinde, zamansız ve mekânsız bir doğruluk ve anlam evreniyle muhatap oluyoruz gibime geliyor. İrade yüksek bilinç gerektiren bir eylem neticede, bir de bilinç dışı diyebileceğimiz daha düşük bilinç seviyelerindeki boyutları var. Karar vermek çok zor, ya da kolay da ben farkında değilim. Kuran'ın meali önemli bir rehber. Mükemmellikte bir yerde durmak, "çok kusurlu ama yeterince iyi, iyi değilse de bir dahakine daha iyisini yapacağım" demek ve sürekli bu yolda emek vermek lazım. Sınırlı bir bakış açısında güzel bir niyetle anlamlı olduğunu düşündüğün şeyi yapmaktır ama düşünmenin kaynağı nefs olmayacak, Kuran'da emredilen yüce idealler olacak. Mutlak doğru ile insanın mevcut çarpık doğrusu arasındaki köprüler gibi düşünebilirsin. İnsan mutlağa bakar, benim bu yazıda yaptığım gibi anlamakta zorlanır, yeni ve daha iyi bir çarpık doğru üretir ve bu böyle sürüp gider. Anlamlı insanın anlamlısı. Yoksa mesela tanrının anlamlısı mutlak doğru olmaktır ve onu yapmaktır. Hâşâ onda bir kusur bulunmaz.
Duygu ve Düşünce
Bir kitap, bir video, bir içerik sürekli sistemi eleştiriyorsa aşırı irrite oluyorum. Tek bir soru: Mümkün ve gerçekçi bir çözüm var mı? Varsa çöz, çözüm projeni bize de anlat; yoksa o artık bir gerçekliktir ve gerçekliği sadece kabullenirsin, oturup ağlamayı ve bunun üzerinden ajitasyon naraları atmayı safi zarar ve anlamsızlık olarak görüyorum ve boş konuşan insanlar misali ivedilikle oradan uzaklaşmaya gayret ediyorum. Maddiyata çok büyük anlamlar yüklüyor kimi insanlar ve kitaplar. Mesela Victor Hugo'nun Sefiller kitabı için bunu söyleyebilirim. Mutluluk maddiyatın kendisinde değil. Kabul ediyorum, millete muhtaç olmak çok kötü bir durum ama belirli bir yerden sonra ona bile alışıyorsun, hatta zenginliğe de alışırsın ve başka türde de olsa gene o kadar üzüleceğin dertlerin olur. Hatta daha da ileri gideyim, tanrıya iman edilir, tanrıya tapılmaz. Tırnak içerisinde "gerçek mutluluk" denen şey ümitsizlik ile rehavet arasında koşullara bağlı değişmekle birlikte belirli bir denge içerisinde kalmaktır. Bu da öz güvenle, farkındalıkla, imanla, teslimiyetle, şefkatle, zaman zaman korkuyla ve hırsla, sorumluluk bilinciyle sağlanır. Aşırı haz insanı mahveder, hatta sonunu getirir. Maddenin kendisi değil, ona yüklediğin doğru anlam mutluluk getirir; bunu becerebilirsen maddi/parasal olarak en değersiz şeyler bile sana inanılmaz mutluluklar getirebilir. Bize gösterilenin ötesini merak et, şüphe et, hayret et, gayret et, sabr-et :)... Buna paralel olarak imkân yok diye ağlayanlar ve eğer imkânım olsaydı uzaya çıkardım diyenler var. Büyük ihtimalle çıkamazdın çünkü sen daha elindeki imkânların bile sınırlarını ve kıymetini yeterince keşfedebilmiş değilsin, artan imkânlarla nasıl baş edeceksin? Sen sadece o havalı insanların gösterdiği gibi her şeyin mükemmel olmasını
Duygu ve Düşünce
Son zamanlarda üçtür hayattan şikâyet edeceğim, ona söveceğim (!), geçmişten pişmanlık duyacağım filan içimden bir ses beni durdurdu: "Sana yakışmıyor" dedi, "demek ki hayırlı olan buymuş, öteki senaryolarda hiç hayal bile edemeyeceğin olumsuzluklarla karşılaşabilirdin çünkü o sırada onları yaşayan sen bu sen değildi; bu sen o acıları çektiği için bu kadar olgunlaştı ve bir şeylerin farkına varabildi. Hâl böyleyken bunlara takılıp kalmak gelişim uğruna verilen onca emeğe haksızlık ve ayıp da. Bir de istemiyorsan yaşama, insanlık uğruna yaşayacaksan da kararının arkasında dur; sabah akşam senin nazını mı çekeceğim ben, çocuk musun sen ya!" Haklı...
Duygu ve Düşünce
Ülkede meşhur bir köy özlemi ve sevgisi var. Bir yönüyle de komik. 60'lar kuşağı diyeceğim de haydi X ve Y'yi de dahil edelim, bunların köy hayatını özlemesi normal çünkü oralarda doğup büyümüşler zaten, sonrasında da her nasılsa kentlere ve büyük şehirlere göç etseler de öncesinde ciddi anılara sahipler; dolayısıyla orada yaşamayı hem biliyorlar, hem oranın yaşam tarzına ve kültürüne hakimler hem de bunu kimliklerinin bir parçası haline getirmişler, gayet anlayışla karşılıyorum ama doğma büyüme şehrin beton sokaklarından ve gri hayatından başka bir şey görmemiş nesil, size ne oluyor? Belgesellerde veya TRT programlarında köy hayatı organik beslenilen, sessizliğin, huzurun ve samimi dostlukların etrafını bezediği romantik bir doğallık sunuyor izleyiciye. Bu da anlam arayışındaki ruhu daralmış şehirliler için bir mutluluk ve anlam kaynağı, kötülüklerden kaçış noktasıymış gibi görülüyor haliyle. Ama kimse akrepten, yılandan, fareden, envai çeşit böcekten, tezekten, tarlada güneş altında çalışmaktan, ulaşımın zorluğundan, sosyal hayatın kısıtlılığından, aile husumetlerinden bahsetmiyor. Kamera yok, bir şey yok, dağın başında istediğini yaparsın birine. Ben stajdayken ciddi söylüyorum belediye otobüsünü bile özlemiştim. Hakikaten çarpıtılan bir gerçeklikle karşı karşıyayız.
Duygu ve Düşünce
Reklam