Dil ve düşünmenin mantığı üzerine: Kimsenin dönüp sözlüğe bakmayacağı kadar bildiği bir sözcük seçelim, mesela "araba" olsun bu. Sözlüğe bakarsanız "Tekerlekli, motorlu veya motorsuz her türlü kara taşıtı" der. Tekerlek ne demek diye araştırmaya başlayalım: "Merkezde bulunan, bir eksenin çevresinde dönebilen çember" dedi. Merkez ne demek? 8 farklı tanımdan biri "Bir dairenin veya bir küre yüzeyinin her noktasından aynı uzaklıkta bulunan iç nokta" şeklinde. Zinciri devam ettirmiyorum, dağ-taş, elma-armuta kadar gider bu.
Mağarada yaşadığımızı ve hiç dil bilmediğimizi varsayalım. Toprağa baktık, ona "a" dedik, ağaca baktık, ona "b" dedik, sonra zihnimizde birtakım kıpırtılar oldu, ona da "c" dedik, arkadaşımızın tekrarlayan bir davranışına da "d" dedik, sonra arkadaşımızın o davranışını toprakta gördük, buna da "e=a+d" dedik. Arkadaşımızın topraktaki o davranışı aklımıza geldi, biz artık onu otomatikmen "e" diye nitelendirdik, "a+d"yi bir daha düşünmedik, biliyoruz çünkü. Dilin ve düşüncenin nasıl oluştuğunu gördünüz mü?
Kullanılan kelime sayısı ile düşüncenin derinliği tam aynı değil. Şöyle: "durak" ne demek diye yazdığınızda "otobüs durağı" tarzında şeyler söyler sözlük. Ama "adı sevgili olan hasret durağında inecek var" dediğinizde bu cümle, kendisini oluşturan ve ayrı ayrı basit anlamlara gelen sözcüklerin toplamının üstüne çıkar. O yüzden çok kelime ezberlemek gibi bir takıntınız olmasın; onlarla vakit geçirin, hikâyeler yaratın, dili asıl bu yükseltiyor.