Beyza DEMİREL

Beyza DEMİREL
@beyzadm19
9/10
·293 syf.··
2026 4. kitabı
Maggie O’Farrell’in Hamnet romanı bende en çok yasın anlatılma biçimiyle iz bıraktı. Kitabı okurken aslında yalnızca bir çocuğun ölümünü değil, bu kaybın bir insanı nasıl değiştirdiğini okuduğumu hissettim. Özellikle Agnes karakterinin yaşadığı yas süreci bana çok gerçek ve çok etkileyici geldi. Roman boyunca hissedilen şey, yasın zamanla geçip giden bir duygu olmadığı. Agnes’in yaşadığı kayıp sanki onun hayatını ikiye bölüyor: Hamnet’ten önce ve Hamnet’ten sonra. O noktadan itibaren Agnes aynı kişi değilmiş gibi hissettiriyor. Sanki eski hayatı bir yerde kalıyor ve o başka bir kimlikle yaşamaya devam ediyor. Bu yüzden kitap bana, bazı kayıpların insanın hayatında kapanan bir yara değil, insanla birlikte yaşamaya devam eden bir şey olduğunu düşündürdü. Kitabı okurken,  bir yerde okuduğum dilin bazı kayıplar için kelimeler üretmesine rağmen bazıları için üretmemesine ilişkin şu ifadeler aklıma geldi “anne babasını kaybeden çocuk için “yetim”, eşini kaybeden kişi için “dul” deniyor. Ama çocuğunu kaybeden bir ebeveyn için özel bir kelime yok. “Sanki bu kayıp dilin bile ifade etmekte zorlandığı bir şey. Hamnet bana tam olarak bu duyguyu hissettirdi. Agnes’in yaşadığı acı tarif edilmiyor; daha çok onun davranışları, sessizliği ve değişen hali üzerinden anlatılıyor. Kitapta beni duygusal olarak en çok etkileyen sahne ise Hamnet ve Judith’in yer değiştirdiği kısımdı. Judith hastalandığında Hamnet onu kurtarmak için onun yerine geçmeye çalışıyor. Ölümü kandırabileceğini düşünüyor. Bu sahne bana çok dokundu çünkü burada tamamen bir çocuğun dünyasını görüyoruz. Hamnet için ölüm sanki kapıyı çalıp gelen biri gibi; eğer Judith’i bulamazsa belki geri gidecek. Bu düşünce hem çok masum hem de çok acı verici. Edebi açıdan baktığımda ise beni en çok etkileyen bölüm vebanın Hamnet’e
HamnetMaggie O'Farrell · Domingo Yayınevi · 20249,6bin okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
8/10
·272 syf.··
Beğendi
·
2026 2. kitabı
Frankenstein benim için bir korku ya da bilimkurgu anlatısından çok, insanın tutkuyla kurduğu ilişkinin ve bu ilişkinin etik sınırlarının sorgulandığı güçlü bir düşünce metni oldu. Kitabı okurken asıl canavarın yaratık değil, Victor olduğu düşüncesine giderek daha fazla ikna oldum. Victor’un suçu yaratmak değildi; onu asıl sorumlu kılan şey, yarattığını bir sonuçtan ibaret görmesi ve onu terk etmesi. Yaratık, var olmayı talep etmemişti; Victor’un tutkusunun bir ürünüydü. Üstelik henüz hiçbir eylemde bulunmamışken, ilk terk edilişi bizzat yaratıcısı tarafından gerçekleşti. Bu terk edişin, yaratığın dış görünüşünden bağımsız olduğunu düşünüyorum. Victor için önemli olan süreç değil, sonuçtu; tutku hedefine ulaştığı an sönmüş ve sorumluluk duygusu da onunla birlikte ortadan kalktı. Bu noktada kitap, tutkulara dair yerleşik kabulleri sorgulatıyor. Tutku, tek başına kötü değildir; ancak her şeyi araçsallaştıran, başka hiçbir şeyi görmeyen ve hatta kendi kaynağını bile unutturan bir hâl aldığında tehlikeli bir güce dönüşür. Victor’un tutkusu, yalnızca yaratığı değil; onun çevresindeki masum insanları da yok eden bir bencilliğe evrildi. Tutkunun erdemle karıştırılması, bu yıkımın en temel nedenlerinden biridir. Eserde beni derinden etkileyen bir diğer mesele ise insanın kendisine yakıştırılan role dönüşmesi oldu. Yaratık, başlangıçta öğrenmeye, sevilmeye ve kabul görmeye açıkken; sürekli olarak korku, nefret ve dışlanmayla karşılaşır. Toplum onu ‘canavar’ olarak tanımlar ve bu tanım, zamanla onun kaderine dönüşür. Ne kadar çabalarsa çabalasın, kendisine biçilen rolün dışına çıkmasına izin verilmez. Bu durum, davranışlarımızın ve ön yargılarımızın ne denli sonuç doğurucu olduğunu göstermektedir. İnsanları potansiyel olarak tehlikeli ya da zararlı olarak etiketlemek, onları
Frankenstein ya da Modern PrometheusMary Shelley · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202021,8bin okunma
Puan vermedi·69 syf.··
2026 1. kitabı
Zweig’in Olağanüstü Bir Gecesi, benim için yalnızca bir anlatı değil; insanın kendisiyle kurduğu görünmez mesafenin, yavaşça farkına varıldığı o ince eşikte yankılanan bir iç ses oldu. Rutinler, roller ve kabullenilmiş bir düzen içinde akıp giden yaşamın yüzeyinde değil; derinlerde, sessiz bir yerinde hissettim bu metni. Mutsuz olmadığımı düşündüğüm anların bile aslında sorgulanmadan kabul edilmiş bir akışa ait olabileceğini sezdim. Eserde beni en çok sarsan sahne, karakterin bir selam alış verişi sırasında yaşadığı içsel çözülmeydi. Selamın, insana değil; temsil ettiği makama uzandığını fark ettiği an… O kırılma noktasında, insanın çoğu zaman kendi varlığından değil, toplumsal rollerinin gölgesinden ibaret kabul edildiğini düşündüm. Saygınlık, kişiliğin değil; uyumun ve devam ettirilen düzenin ödülü gibiydi. Modern hayatın görünmez konforu, insanı sessizce içine alan bir çember gibi. Mutsuz değilim diyebilmek, bazen yalnızca ‘yeterince sarsılmamış’ olmak anlamına geliyor olabilir. Ben henüz olağanüstü bir gece yaşamış değilim; fakat o eşiğin varlığını biliyorum. Bu metin, benim için bir dönüm noktası değil; fakat düşüncenin yürüdüğü bir patika açtı. Söylendiği gibi belki de özgürleşme, büyük bir kırılmadan çok, insanın kendi hayatına dışarıdan bakabilme cesaretinde saklıdır.
Olağanüstü Bir GeceStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2023171,8bin okunma