Frankenstein benim için bir korku ya da bilimkurgu anlatısından çok, insanın tutkuyla kurduğu ilişkinin ve bu ilişkinin etik sınırlarının sorgulandığı güçlü bir düşünce metni oldu. Kitabı okurken asıl canavarın yaratık değil, Victor olduğu düşüncesine giderek daha fazla ikna oldum.
Victor’un suçu yaratmak değildi; onu asıl sorumlu kılan şey, yarattığını bir sonuçtan ibaret görmesi ve onu terk etmesi. Yaratık, var olmayı talep etmemişti; Victor’un tutkusunun bir ürünüydü. Üstelik henüz hiçbir eylemde bulunmamışken, ilk terk edilişi bizzat yaratıcısı tarafından gerçekleşti. Bu terk edişin, yaratığın dış görünüşünden bağımsız olduğunu düşünüyorum. Victor için önemli olan süreç değil, sonuçtu; tutku hedefine ulaştığı an sönmüş ve sorumluluk duygusu da onunla birlikte ortadan kalktı.
Bu noktada kitap, tutkulara dair yerleşik kabulleri sorgulatıyor. Tutku, tek başına kötü değildir; ancak her şeyi araçsallaştıran, başka hiçbir şeyi görmeyen ve hatta kendi kaynağını bile unutturan bir hâl aldığında tehlikeli bir güce dönüşür. Victor’un tutkusu, yalnızca yaratığı değil; onun çevresindeki masum insanları da yok eden bir bencilliğe evrildi. Tutkunun erdemle karıştırılması, bu yıkımın en temel nedenlerinden biridir.
Eserde beni derinden etkileyen bir diğer mesele ise insanın kendisine yakıştırılan role dönüşmesi oldu. Yaratık, başlangıçta öğrenmeye, sevilmeye ve kabul görmeye açıkken; sürekli olarak korku, nefret ve dışlanmayla karşılaşır. Toplum onu ‘canavar’ olarak tanımlar ve bu tanım, zamanla onun kaderine dönüşür. Ne kadar çabalarsa çabalasın, kendisine biçilen rolün dışına çıkmasına izin verilmez.
Bu durum, davranışlarımızın ve ön yargılarımızın ne denli sonuç doğurucu olduğunu göstermektedir. İnsanları potansiyel olarak tehlikeli ya da zararlı olarak etiketlemek, onları