📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Demek bu hayattaki tüm adımlarımızın, bir sürüngenin kumun üzerindeki ilerleyişine benzediği ve geçtiğini belli eden bir çizgi bıraktığı doğruymuş. Ne yazık! Birçokları için bu iz gözyaşlarının izi anlamına gelir.
Peyami Safa, Türk edebiyatının Dostoyevskisi olarak adlandırılabilecek bir yazar!
Yazarın bu romanı hem “otobiyografik roman” türünün başarılı bir örneği, hem de Peyami Safa’nın en çok beğenilen eseridir. Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu okuduğumuzda genzi dolduran hastane kokusunu, bekleme koridorlarının soğukluğunu hissetmemek olanaksızdır. On beş yaşındaki bir çocuk üzerinden anlatılan kemik veremi hastalığı, Peyami Safa’nın da çok çektiği bir hastalıktır ve psikolojik olarak yaşadıklarını bu romanda anlattığından, otobiyografik bir roman niteliğini taşır. Tek farkı hastalık Peyami Safa’nın sağ kolunda olmaktadır, romandaki hasta gencin ise rahatsızlığı bacağındandır.
"Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler." (Syf.111)
Konusu hakkında konuşacak olursak; Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, genç yaşta yakalandığı ve tüm hayatını etkilediği bir kemik hastalığına sahip olan gencin çektiği acıları ve yalnızlığını, hem umudu ve umutsuzluğu, hem de sevinci ve felaketi aynı sayfalara sığdırarak psikolojik tahlil ve enfes betimlemelerle ele almıştır. Yaklaşık yedi yıl boyunca kemik vereminin vermiş olduğu sıkıntıyla hastaneden hastaneye gitmiş olan genç, bir gün bacağı için yeni bir ameliyatın gerektiğini öğrendiğinde bütün dünyası yıkılır. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda yapılan tasvirlerle, çocuğun içinde bulunduğu psikolojik ve fizyolojik durumların anlatılması istenmiştir. Bu durum başkahramanın ruhsal portresinin çizilmesine ve mekânların onun üzerindeki tesirinin gözlemlenmesine yardımcı olmuştur. Genç, oturduğu mahallesindeki evlerle dahi kendisini özdeşleştirmiştir.
“Kenar mahalleler. Birbirine ufunetli adaleler gibi geçmiş, yaslanmış tahta evler. Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğrilip büğrülen bu