Heyyy öncelikle merhaba; "tuhaf" dediğin o şeyler var ya... Bizim için onlar, bu berbat dünyadan kaçış biletleri belkide.
Eğer bir kitapçının kapısından girdiğinde zaman algın bükülüyorsa, ve eğer o 800 sayfalık ciltli tuğla çantanı yırtsa da sana tüy gibi hafif geliyorsa, geçmiş olsun. Sen de bu gizli, tozlu tarikatın bir üyesisin.
Kadın okurlar ve o efsanevi, dibi görünmeyen büyük çantalar... Bunun en somut kanıtıdır.
Ve o 800 sayfalık kitabı çantaya sığdırmak, neredeyse bir yeraltı mühendisliği harikasıdır. "Ya bir yerde okuma fırsatı çıkarsa?" ihtimali, bir hazırlıktan öte bir yaşam felsefesi, bir savunma mekanizmasıdır.
Hadi gel, çoğumuzun içindeki o doymak bilmez ve iflah olmaz kitap kurduna, o karanlık odaya bir ayna tutalım.
Sıradan ölümlüler için kitap almak ile okumak aynı şeydir. Ne kadar saf bir düşünce... Bizim için bunlar iki ayrı, ölümcül hobi. Japonların Tsundoku dediği o "okumadan biriktirme" hastalığı, aslında bir umut tüccarlığıdır. Raflarda "bir gün mutlaka" diye bekleyen her kitap, gelecekteki daha zeki, daha havalı, daha "okumuş" kendimize verdiğimiz masum ama tutulmayan bir sözdür.
Umberto Eco ise şöyle diyor; "Okunmamış kitaplar, okunmuş olanlardan çok daha değerlidir." Onlar senin "bilmediklerini" hatırlatan birer tevazu anıtıdır. O yüzden yeni kitap alırken suçluluk duyma, sadece rafında onlara yer aç.
Sevgili okur. Sayfaların arasındaki o lignin maddesinin zamanla çürümesiyle ortaya çıkan o hafif vanilyamsı, tozlu kokuyu mutlaka bilirsin ya da bilir misin???... Doğanın bize sunduğu en sessiz, en yasal uyuşturucu budur. Eski bir kitabı burnuna dayayıp derin bir nefes çekmek, dünyevi tüm dertleri bir saniyeliğine tozlu rafların arkasına süpüren en hızlı "trip" seansıdır.
İnsanlık tarihinin en masum görünen