Fahreddin Paşa türbeden içeri girdi. Büyük bir saygıyla ayakta bekledi. Bir köşeye çöktü. Gözlerinde çekingenlik, yüzünde mahcubiyet vardı. Neden sonra Peygamber Efendimizin kabrini çevreleyen gümüş parmaklıkları eliyle sildi. Gümüş parmaklıkları silerken elinde olmayan konuşmaya başladı:
-- Efendimiz. Bu kulunuz size karşı mahcuptur. Huzurunuzda söz vermişti. Askeriyle söz vermişti... Bilmenizi isterim ki Efendimiz, ben sizi asla bırakmayacağım. Ben burada türbenizi kuşatan geceye dahi kızmaktayım. Ben ki titreyen bir mum gibi ışık olur, kabrinizin üstüne düşme cüretkarlığını gösteren karanlığı dağıtırım. Ben ki bir çınar gibi ayak ucunuzda, gözümü kırpmadan beklerim efendim. Ben ki gökyüzündeki yıldızları bile bir bir toplar, ayak ucunuza sererim efendim...
Fahreddin Paşa'ya bir haller olmuştu. Her sabah daha ezan okunmadan kefenine sarınıp Peygamber Efendimizin türbesine gidiyor, dua ediyor ve bir türbedar gibi temizliği yine kendi elleriyle yapıyordu. Adeta artık "ne olacak, nasıl olacak" sorularından paşa arınmıştı. O kendi iç dünyasında çoktan kararını vermişti. Ne olursa olsun, diğerleri gitse de, Medine'yi tek başına savunacaktı.
"...
Gelin hep beraber Allah'ın ve işte huzurunda huşu ve vecd içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamberinin karşısında hep beraber aynı yemini tekrar edelim ve diyelim ki Ya Resulullah biz seni bırakmayız.
..."