“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.”
Bu çarpıcı cümleyle başlayan roman, Meursault’nun dünyasına bir kapı aralıyor. O, herkese olduğu kadar kendisine de yabancı bir karakter.
Hikâye yüzeyde basit: Meursault, sıradan bir olayın ardından bir Cezayirli Arap’ı öldürür ve yargılama sonucunda idama mahkûm edilir.
Ama romanın asıl meselesi bu cinayet değil; Meursault’nun dünyayla kurduğu mesafedir.
Annesinin ölümüne, aşka, dostluğa ve hatta kendi hayatına karşı sergilediği kayıtsızlık, neredeyse absürtlüğün sınırına ulaşır. O, hissetmeyen değil; hissetmeyi reddeden bir karakter gibidir.
Yargılama sürecinde de bu durum açıkça görülür.
Savcı, Meursault’yu işlediği suçtan çok, bu “tepkisizliği” nedeniyle yargılar. Mahkeme salonu, adeta bir cinayetin değil; bir insanın duygusuzluğunun sorgulandığı bir sahneye dönüşür.
Marie ile olan ilişkisi ise bu yabancılaşmanın en çarpıcı örneklerinden biridir. Evlilik teklifine verdiği yanıtlar, sevgiye dair kayıtsızlığı ve duygulara mesafesi; onun dünyayla bağ kurma konusundaki eksikliğini gözler önüne serer.
''Akşam, Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. Benim için fark etmediğini, eğer o istiyorsa evlenebileceğimizi söyledim. O zaman da onu sevip sevmediğimi sordu. Ben de yine daha önceki gibi cevapladım, bunun bir anlamı olmadığını, ama elbette onu sevmediğimi söyledim. ''Öyleyse neden benimle evleneceksin?'' dedi. Ben de ona bunun bir önemi olmadığını ama o arzu ediyorsa evlenebileceğimizi söyledim. Zaten bunu isteyen oydu, bana düşen de evet demekti. O da evliliğin ciddi bir iş olduğunu belirtti. Ben, ''Yoo,'' diye cevap verdim. Bir an sustu, ses çıkarmadan yüzüme baktı. Sonra konuştu. ''Aynı biçimde bağlı olduğun bir başka kadın sana aynı öneride bulunsa kabul eder miydin, onu öğrenmek