"Uzakların Şarkısı”, okuru Kars’ın soğuk ama derinlikli atmosferine götürüyor. Eserdeki karakterler –Besti Nine, Zencefil, Gülbadem ve daha niceleri– sadece birer figür değil, adeta birer melodi gibi akıp gidiyor. Her biri yazarın hayatına dokunan, yolculuğuna eşlik eden bir ses, bir şarkı.
Karakterler Üzerinden Bir Yolculuk
“Uzakların Şarkısı”nı okurken, bana en çok dokunan yönü karakterlerin tekdüze olmamasıydı. Özellikle Gülbadem, ilk bakışta saf ve biraz da kırılgan gibi görünse de, sayfalar ilerledikçe maskelerin düştüğünü fark ettim. Onun safiyane tavırlarının ardında, kibir ve kurnazlığın ince çizgisi vardı. Ustası Sunullah Efendi ile kurduğu ilişki, aslında Gülbadem’in hem yükselişinin hem de içsel sınavlarının başlangıcı oldu.
Gülbadem’in hikâyesini cazip kılan, zamanla geçirdiği değişim. Yükselme arzusu, kurnaz hamleleri, aşkın girdabına düşüşü… Tüm bunlar onu sıradan bir karakter olmaktan çıkarıp çok boyutlu bir kişiliğe dönüştürüyor. Bu dönüşüm, bana insanın kendi içindeki yolculuğunu hatırlattı: ne tamamen saf, ne tamamen kötü; ama her daim bir mücadele içinde.
Eserdeki dostluklar da en az bireysel yolculuklar kadar güçlü işlenmiş. Özellikle Gülbadem ile Tuti’nin dostluğu, bana hem dayanışmayı hem de farklılıklarla bir arada kalabilmeyi düşündürdü. Çünkü Tuti, Gülbadem’in hayatında yalnızca bir yoldaş değil, aynı zamanda bir aynaydı.
Romanın her bir karakteri, şarkılar gibi: bazen hüzünlü, bazen neşeli, bazen de iç burkan. Ama hepsi bir bütünün parçası...