Fatih DOĞANCI, bir alıntı ekledi.
1 saat önce · Kitabı okuyor

Aşk
Aşk. Bütün kuvvetlerin baş koyduğu Tek secdegah!
Aşk...Öldüren, direkten tek kuvvet!

Mabette Bir Gece, Samiha Ayverdi (Sayfa 45 - Kubbealtı Yayınevi)Mabette Bir Gece, Samiha Ayverdi (Sayfa 45 - Kubbealtı Yayınevi)
ukulele, Avrasya Mucizesi'ni inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 6/10 puan

‘’Kapitalizm ve Modernlik’’ ve ‘’Tarih Hırsızlığı’’ gibi kitapların yazarı Jack Goody Avrasya mucizesi adlı bu çalışmasıyla öteden beri tartışılagelen Avrupa’nın mutlak üstünlüğü teorisine eleştirel bir bakış açısı getirmektedir. Jean Baechler, John Hall, ve Michael Mann’ın aralarında yer aldığı bir grup Avrupalı entelektüel 1980lerde bir konferans düzenlemiş ve daha sonra bildirilerini bir kitap olarak yayınlamışlardır. Bu kitaba cevap mahiyetinde Avrasya Mucizesi’ni kaleme almış olan yazar batı perspektifiyle, batı dışı toplumlarda kapitalizm, modernlik ve sanayileşmeye ilişkin benzer gelişmelerin görmezden gelinerek batının elde ettiği gelişmeyi bu coğrafyaya özgü bir nitelik olarak gören anlayışa adeta bir savaş ilan etmiştir.
Goody, dünyaya Avrupa hâkimiyeti penceresinden bakan ve Avrupa’nın her daim üstün olduğunu kabul eden Weber gibi erken dönem sosyologlar ile Braudel Laslett Joseph Needham gibi tarihçilerin de benimsediği 19.yy teorisi olan “Avrupa’nın her daim üstün olduğu” inancının yanlış olduğu ön kabulü ile başlıyor.
Yazar Avrupa’nın gelişimine ilişkin gerçek nedenin ne olduğunu sorgular ve kitabın özüne ilişkin bir soru sorar. Bu soru Avrupa’nın (Avrupa içinde Batı Avrupa, Batı Avrupa içinde Kuzey Batı Avrupa ve hatta bazı durumlarda İngiltere’ye özgü faktörlerin peşine düşer) bir sıçrayış gerçekleştirerek moderniteye, sanayileşmeye ve kapitalizme neden dünyanın geri kalan kısımlarından önce ulaştığı meselesidir.
Avrupa’nın Sanayi Devrimi’nde ve Rönesans döneminde ortaya koyduğu başarılar göz ardı edilemez. Ancak bu başarıların kökeninde de Avrasya’nın payı göz ardı edilemez. Bu durum üstünlük yerine münavebeyi (sırası ile öne geçme) doğurmuştur. En başında iddia edilen bu görüşle ilerleyen bölümlerde bu görüşe kaynaklık eden unsurların doğu batı bağlamında karşılaştırmaya tabi tutulmuş, Avrupacı görüşün yanılgılarına vurgu yapılmıştır. Bu görüş bağlamında da modern dünyanın oluşumu atfedildiği gibi sadece batının eseri midir? Diğer kültür ve uygarlıkların bu şekillenmedeki katkısı nedir? sorularına farklı perspektiften bakılarak yanıt aranmıştır.
Yazara göre batı ile doğu arasındaki farkı yaratan şey Sanayi Devrimidir. Kapitalizmi geliştiren –özellikle geliştiren kavramı kullanılmış çünkü yazar kapitalizmin İngiltere’de değil farklı coğrafyalarda doğduğuna inanmaktadır- 19.yy a ait bir İngiliz kavramı olan kapitalizm kavramını kullanmadan da kent ortamlarında ve kırsal toplumlarda imalat ve ticaret faaliyetlerinin kesintisiz tekâmülü meselesini anlayabilmemiz mümkündür anlayışını ileri süren yazar ; şu an hakim düzen olan kapitalizmin gelişmesinden çok kökenine odaklanmıştır. Ancak önemli olan gelişmesine uygun ortam olan batının özellikleridir.
Avrupalılar’’ Doğu medeniyetleri kapitalizmi ortaya koymada neden başarısız oldu? Batı medeniyetinin yükselişine zemin hazırlayan benzersiz nitelikler nelerdir? sorularına yoğunlaştılar. Sorular doğuya ve batıya bakış açısını göstermek için önemli örnek teşkil etmektedir. Doğunun başarısızlığı sorgulanırken batının mucizeye kaynaklık eden nitelikleri sorgulanmaktadır. Çünkü Avrupacılar çoğunlukla kendilerini övünmeye değer diğer bir ifadeyle mucizenin meyvelerini yiyen hatta mucizeyi bizzat ortaya koyan kişiler olarak görürler. Söz konusu edilen mucize kavramıyla da birden o topraklarda zuhur eden, hiçbir etkileşimde bulunulmadan sanki kapalı coğrafyada bir fanus içinde yaşıyormuşçasına bir meydana geliş kast edilir.
Bazı tarihçilere göre batı Rönesans’tan itibaren üstünlüğü ele geçirmiştir. Rönesans (yeniden doğuş) bir zorunluluktu. Avrupa çökmek üzereyken yeniden doğuşa ihtiyaç duydu. Yazar Uzak Doğu ile Avrupa arasında Yakın Doğu aracılı ticaret faaliyetlerinin çok erken dönemlerden itibaren gelişmesiyle birlikte başladığı ve hatta Avrupa’nın Rönesans ve bilimsel bir devrimi yaşamasında etkili olan birçok yeniliği bu sayede özellikle Çin’den aldığı yönünde kanıtlar sunmaktadır. Ancak batı tüm gelişmeleri yine kendinden bilmiş ve doğu etkisini görmezden gelmiştir. Batı kurnazca istifade ettiği bu yenilikleri sanki kendisininmiş gibi benimsemiş ve özümsemiştir. Ancak batının da çabalarını görmezden gelemeyiz. Batı durağanlığı seçmemiş öğrendiklerini uygulamaya geçirmiş, faydalanmayı bırakmamış, bir adım daha öteye taşıyabilmek için çalışmıştır. Kitapta doğu-batı benzerliğine odaklı bir yaklaşım benimsendiğinden batının bu çabası görmezden gelinmiştir.
Rönesans sekülerleşme sağlamış ve bilimsel devrime zemin hazırlamıştır. Tacir sınıfının oluşmasıyla bu sınıf aristokratlarla rekabet etmede kullanabilecekleri kazanca sahip olmuş, kendi kültürlerini kendi tiyatro eserlerini ve kendi eğitim kurumlarını tesis etmişlerdir. Çünkü genç kuşakların ticaretle alakalı meseleleri bilmesi , hesapların tutulmasında yazıyı ve matematiği öğrenmeleri gerekmekteydi. Kilisenin kontrolünde ruhban sınıfı yetiştiren bir eğitim tacirlerin çıkarına hizmet etmemekteydi. Tacirler artan prestijleri sayesinde okul ve üniversitelerin müfredatlarını belirlemiş, en azından etkileyebilmişlerdir. Bu durum da sekülerliğin kurumsallaşmasının batıda gerçekleşmesinin nedenlerindendir.
Rönesans yeni bir zihniyet ve söylem oluşturmamasına rağmen bilgi teknolojilerinin kullanımını hakim kılmıştır. Ancak yazar kitapta Rönesansa sanki yeni bir söylemle gökten inmiş gibi yaklaşmış ve bütün bu üstünlüğün Rönesans kaynaklı olduğunu ileri sürmüştür.
Yazara göre Asya’nın hiçbir yerinde doğunun yeniden doğuşuna ihtiyaç olmadı. Çünkü Avrupa’nın çöküşü gibi bir çöküşü doğu hiçbir zaman yaşamadı. Avrupa’nın çöküşünde feodalitenin rolü yadsınamaz. Avrupa’yı modernizme ulaştıran bu dönemde toplumsal yaşamda durağan bir aşamaya geçilmesi nedeniyle karanlık çağ olarak nitelenen bu dönemin sonunda Avrupa bir canlanma yaşamış ve bir sonraki aşamaya geçmiştir. Yazarın bu görüşünün aksine Cengiz Han ve Timurleng’in batı seferleri sonucu Anadolu’nun istilaya uğraması şehirlerin yıkılması, kütüphanelerin yakılması sonucu Anadolu Medeniyeti bir çöküş dönemi yaşamıştır ve toparlanması da uzun yıllar almıştır. Rönesans gibi bir tamamen çöküşten ,kurtarıcı bir yenilikten bahsedilemese de tutukluk döneminden kurtulmaktan bahsedilebilir.
Asya istisnacılığı ve doğu despotizmi gibi doktrinler kitapta sorgulanmıştır. Bu doktrin savunucularına göre doğuda kentli yaşamdan tamamen soyutlanmış bir tablo çizilir ancak yazara göre doğuda bir kent kültürü hâkimdir ve bu kültür sayesinde şehre özgü zevkler gelişmiştir. Marco Polo Çin’in güneydeki başkentini ziyaretinde, tarihe tanıklık etmiş ve her açıdan dönemin Avrupa ‘sını geride bırakan ekonomisi ve sosyal yaşamıyla gelişmiş bir kentle karşılaştığını ifade etmiştir.
Yazar temel olarak doğu ve batının farklılıklarına değil benzerliklerine odaklanmıştır. Ona göre doğu batının tamamen ayrışması hiçbir dönemde gerçekleşmemiş, birbirlerini her dönemde etkilemişlerdir. Asya ve Avrupa ne birbiri ile uyumsuz ve kıyaslanamazdır ne de Marx ve Weber gibi diğer birçoklarının öne sürdüğü farklı gelişme yollarını takip etmişlerdir. İki bölge aslında oldukça paralel bir seyir izlemiştir. Ancak Avrupalılar her daim farklılıklara, doğuda sözde aşk mefhumunun olmayışına, erken evliliklere ve yine sözde çok çocuk yapılarak aile planlamasının olmamasına dikkat çekmeye çalışmışlardır.
Goody, modernleşme, kapitalizm ve sanayileşmeyi neden doğu değil de batının başardığı (ya da en azından bu süreçlerin doğu ve batıda neden aynı anda vuku bulmadığı yönünde tartışmalara tarihsel bağlamda yaklaşmış; Babürler döneminde tarihçi Raychaudhuri saray için üretim yapan atölyelerin yani karkhanaların İngiliz hâkimiyetiyle ortadan kaldırılmasıyla Hindistan’da modern anlamda sanayileşmeye temel olacak model fabrikaların yok olduğu görüşünü aktararak aslında kaynağı doğuda aramak gerektiği fikrini yinelemiştir. Akdeniz çevresindeki İstanbul, Şam, Bağdat ve İskenderiye gibi şehirlerde bilhassa da limanlarda hareketli bir ticari yaşamın olması bu kentlerin mübadele, imalat ,eğitim ve diğer ihtisas gerektiren faaliyetlerin merkezi haline gelmesi de kapitalizmin ilk ortaya çıkış sürecini sadece batıya özgüymüş gibi değerlendiren görüşe karşılık çok güçlü bir kanıt teşkil eder. Ancak yazar özellikle makinalaşma alanında neden teknik anlmda doğunun geri kaldığına tatmin edici cevaplar verememiştir.
Yazar modern bilimin ve teknolojinin batı kaynaklı olduğu fikrine karşı çıkmıştır. Ona göre matbaa ve kâğıt ilk olarak doğuda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Avrupa’nın eşsiz olduğu varsayılan teknik yaratıcılığına mal edilen bu ürünlerin birçoğunun icadı doğuda gerçekleştirilmiş ya da itici gücü doğu oluşturmuştur. Doğudan yapılan ipek ithalatıyla rekabet etmeye çalışan batıda pamuk endüstrisi bu itici güçle gelişmiştir. Erken dönemlerde kâğıdın kullanımıyla ileri bir toplum haline gelmiş olan İslam dünyası bilgi toplumunun oluşturulmasında geride kalmıştır. Bunda dini kitapların matbaada basılmasının dine aykırı olduğu yönündeki görüş etkili olmuştur. Aslında kitapta da dile getirilen böyle bir yasaktan bahsedilemez. Dönemin hattatlarının geçim kapılarının yok olmaması için uyguladıkları baskı ve radikallerin gavur icadı olarak gördükleri matbaayı benimseyememeleri bu tavırda etkili olmuştur.

Yazara göre batıyı taklit etmek basitlik olarak görülmüştür. Batı modernitede günümüze dek belirli aşamalardan geçmiştir. Batıyı saf taklitten öte, gelişmeleri örnek alarak daha ilerisine taşıma amacı güdülmelidir. Bu amaçtan sapılırsa Batının geldiği noktaya ulaşmak için verilecek uğraşla, ancak zamanın boşa harcanması yönünde doğunun aleyhine sonuç doğuracaktır.
Doğu her ne kadar tarihte bazı dönemlerde üstün konumda olmuş olsa da günümüzde uyuklayan bir dev değildir. Gelişmelere açık ve günün koşullarına uyabildiği sürece üstünlüğü ele geçirme şansını elinde tutabilecektir. Yoksa goody’nin bahsettiği münavebe dönemine ulaşmak hayal olmaktan öteye geçemeyecektir. Yazar iddialarını güçlendirmek adına sık sık tekrara düşmüştür ancak bu durum akademik değerine zarar verecek düzeyde değildir. Kitap değindiği konularda hatırı sayılır bir kaynakça sunmaktadır. Üslubu anlaşılması kolay ve akıcı dili de kitabı bir başucu kitabı haline getirmektedir.

Mehtap Akbudak, Kırık Aşk'ı inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Herkesin hayatından kesitler bulabileceği çok güzel kurgulanmış, sade bir dille yazılmış bir kitap... okumaktan zevk aldım birkaç saat içinde bitirdim.

Kol düğmeleri...
Hatırlarım bugün gibi sessiz geçen son geceyi
Başın öne eğik bir suçlu gibi bana verdiğin hediyeyi
İki küçük kol düğmesi bütün bir aşk hikayesi
İki düğme iki ayrı kolda bizim gibi ayrı yolda

Akşam olunca sustururum herkesi her her şeyi
Gelir kol düğmelerimin birleşme saati
Usul usul çıkarır koyarım kutuya yan yana
Bitsin bu işkence kalsınlar bu arada

Heyhat sabah gün ışıldar yalnız gece buluşanlar
Yaşlı gözlerle ayrılırlar düğmeler gibi
Bizim gibi bizim gibi ayrılırlar bizim gibi ayrılırlar

Oğuz Aktürk, Mucizevi Mandarin'i inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Aslı Erdoğan'ı ilk kez okuyuşum ve ilk okuyuşumda kendisinin de dediği gibi : "İlk anların, yeri doldurulmaz ilk anların güzelliği...Bütün başlangıçlar güzeldir" duygusuna kapıldım.

Kitapta 2 farklı hikaye var ve hemen hikayelerin içinde bulabiliyorsunuz kendinizi. İlk hikayenin kahramanı zamanında İstanbul'da yaşamış ve hikayedeyken Cenevre'de olan tek gözlü bir kız. Bu kızla o kadar çok ortak yönüm var ki ben de İsviçre'de yaşamamış olsam da Polonya'da yaşadığım 10 ay kapsamında bu kızın hissettiği çoğu şeyi hissetmiş bulundum. Yurt özlemi ve Türk insanlarının samimiyetinin özlemi başlığı altında yaşanan kayıp bir aşk hikayesi. Özellikle ilk hikayede görüntünün azalıp sesin arttığı, "Dancer in the Dark" filmiyle özdeşleşen bazı sahnelerin olduğunu hissettim. Kahramanımızın tek gözü olmamasına rağmen yazar sanki kahramanın başka duyularını kullanma dürtüsünü daha çok ön plana çıkarmış ve sinestezik bir anlatıma bürünülmüş bir anlatım gibi hissediyorsunuz bazı şeyleri. Sanki orkestrada ışığın azalması fakat seslerin çoğalması gibi.

İkinci hikayede de yine kayıp bir aşk var, insanların en esaslı yönlerinin uyumsuzluklarında saklı olduğunu söyleyen bir hikaye.

Yazarın edebi dilinden bahsetmek gerekirse; kitapta rastgele açtığınız bir yer alıntılık bir cümle olabiliyor. Çünkü yazarın cümleleri kuruş ustalığı kapsamında kitabın çoğu cümlesini tekrar tekrar okumak istiyorsunuz. Aslı Erdoğan kendisinin de dediği gibi dansın hiç bitmemesini dilerken sanki özne, tümleç ve yüklemlerin birbirleriyle yaptıkları değişmeli dansları göstermek istemiş.

O zaman ikinci hikayeden çok beğendiğim bir alıntıyla bitiyorum yazımı :
"Güneş doğduğunda silinecek son yıldızı korumak için geceyi olabildiğince uzatmalı mıyım? Yoksa sonsuza dek mi yitirdim? Bir kadını? Bir şehri? Geçmişimi?"

Asiye SOLAK, Aşk'ı inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Seneler önce ilk çıktığında okumuştum ama tekrar okudum.O zamanda bazı bölümlerini çok sevmiştim yine sevdim.Roman içinde roman tekniğinin örneklerinden biri sayılabilir.Çünkü üstte eline aldığı kitapla hayatı değişen bir kadın alt planda ise Mevlana'nın hayatı anlatılır.Kahramanımız bir gün bir kitap okur ve hayatı değişir.Arayışını tamamlar ve mutlu olur.Kurgu başarılıydı.En çok kırk kuralı sevmiştim.Hayatı sorgulayan düşünen adım atan cesur insanlar anlatılıyor.Elde kalan yine güzel cümleler.

Mesme Necefzade, bir alıntı ekledi.
5 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Aşk, zorla tomurcuk vermesini istediğin bir sera çiçeği degildi. Aşk, yol kenarında beklenmedik şekilde açan bir çiçekti."

Mart Menekşeleri, Sarah Jio (Sayfa 325)Mart Menekşeleri, Sarah Jio (Sayfa 325)