Çıkıp sokaklarda gezinmeye başladım. Tanrım, başladığım yere dönmüş sokakları arşınlıyorum yine. Etrafımdaki yüzlere baktım. Yüzümün onların yüzlerinden farklı olmadığını biliyordum. Kanı çekilmiş, gergin, endişeli, yitik yüzler. Köklerinden koparılıp güzel bir vazoya yerleştirilmiş çiçeklerden farksız yüzler. Bir an önce kentten çıkmalıydım.
...ve bu gece, pencereleri kararmış bu kentte onun ve benim gibi milyonlarca insan vardı; ölmekte olan çimen yaprakları kadar ayırt edilemez milyonlarca insan. Yaşamak yeterince zor, ölmekse büyük işti.
Pişmanlığın yararı var mi ve iyilikten sana ne, depremde ölsen ne olur, kimin umurunda? Kent merkezine indim. İşte gökdelenler, gelsin deprem, gömsün beni ve günahlarımı, kim takar? Ne kendime ne de Tanrı'ya faydam var, ha depremde ölmüşüm ha başka türlü. Nedeni, zamanı, şekli önemli değildi.
Ertesi gün, şiir! Şiir yaz ona, tatlı kadanslarla yüreğini aç; nasıl yazılacağını bilmiyordum ama. Canım cicimden öteye gitmiyordu şiir bende, berbat kafiyeler, ahmaklik derecesinde bir duygusallık. Tanrım, yazar müsveddesinden başka bir şey değildim; küçük bir dörtlük bile yazamıyordum, hiçbir işe yaramıyordum şu hayatta. Pencerenin önünde durup ellerimi göğe açtım; beş para etmezdim, ucuz bir taklit; ne yazar ne de aşık; ne balık ne de kuş.