Uysal Bir Kız
Dostoyevski’nin hikayelerini okumaya başladıktan sonra, bir yazarı tanımanın en iyi yollarından birinin, neden yazarın hikayelerinden geçtiğini anlamış oldum. Daha önceki Dostoyevski okumalarımda, onun dünyasına biraz biraz girdiğimi hissediyordum ama, hikayeleri okumaya başlamamla, pek de doğru bir yolda olmadığımı fark ettim.
Uysal Bir Kız hikayesi beni gerçekten çok etkiledi. Kaleminin gücünü ve çağdaşlarından neden farklı bir yazar oluğunu, bu uzun hikayesinde okura kanıtlıyor. Hikaye bize, hastalık hastası, sanrılı ve tutarsız bir rehincinin karısının ölümünün hemen ardından zihninden geçenleri bir film sahnesi gibi aktarıyor.
İnsanlardan nefret eden ve onlardan intikam almak için bu mesleği seçen rehinci, bir gün dükkanına gelen çocuk yaştaki bir mürebbiyeye saplantılı bir şekilde “aşık” olur. Aynı zamanda onu içten içe küçümser, kimi zamanda bunu kıza belli eder. Kendini, kızı acınası ve sevgisiz hayatından kurtaracak bir soylu olarak tanımlar; fakat, büyük bir ihtimalle, rehinci de hiç sevilmemiştir. Rehincinin, kız hakkındaki eril ve aşağılayıcı düşünceleri sinir bozsa da kızın da kendi için kötülerin kötüsünü seçmiş olduğunu öğrenmek aralarındaki ilişkinin türünü ortaya koyuyor. Büyük bir olasılıkla, yaşamları boyunca hiç mutlu olamamış bu iki insan, mutlu bir dünyada yaşamaktan korkmuş ve hayatı birbirlerine dar ederler. Rehincinin, kız üzerinde sürekli kurmaya çalıştığı üstünlük üzerine aralarında çıkan “düello”, ilişkiyi bir sevgi-nefret döngüsüne sokar ve ölümle sonuçlanacak büyük bir buhranla son bulur.
Dostoyevski bu hikayeyi çağdaşları gibi gerçekçiliği temel alarak sıradanlığın etrafında dolaşsa da farkını, tipik gerçekçi bir dünyaya toplumun uçlardaki kişiliklerini ekleyip sıra dışılığın peşinde koşarak ortaya koyuyor ve kendinden